tesettür ve felsefi konu

tesettür ve felsefi konu

 en güzel bilgileri yazan tesettür dediki ama bunu, daha som tekzip edilmenin hazzıru yaşamak »dtom aşağtacbkian insandan övgülef duymak için yaparlar* '992 42' Obfeomoviareı "hiçbiri kerxlılerine telkin edilen yaşam bulan pratik sonuçlannı alacak kadar uygula-eyieme dönüşmese rfkenin ruhun iç gereksırvimleriyle kay-Bbeşmkseemienn içinde erryıp yok olması ve böylece insarv harekete e beeA gyce dönüşmesi çızgBine ulaş^narnışlardır* (Dobrolyubov gie hıyeiı ve Varolan a karşı tüm bu tavırian Gonçarov Oblomov ■idi ıblamodUk kavramryia karşılamıştK.
i mmâ li Ou tür ömektenn satyısmm azbğı nedeniyle felsefeciler, felsefe-■pidan "daşünmey appma çabası gösteren bir iş* olduğunu, edebiya-fkv* yaşam karşMida felsefenin sum*, yapmacık hayata aykırı' bvs Omİ 200b. 7| okluğunu düşünerek bir romanda düşüncenin ^febeR yapmayarağwrw İen sürerler "Düşüncenin edebi-duğu yerde düşünce de vardır Düşünce var I gerekmiyor Felsefe ile düşünce aynı şey değil
ze felsefeyi
Edebiyatçının boyie bir derdi akan düşüncenin örülme biçimi’ as-
TÜRK ROMANINDA FELSTFT AÇlüMUy»
lında düşüncenin kavramlarla örülmesi olan felsefi söylem' tanımıdır de sadece insanın bir Varolan' üzerine düşünmesi, akıl yürütmesi teorik olarak dile getirmesi değildir. Felsefî sistem yukarıda rfadeı«!w çalışıldığı gibi bir filozofun, ontolojisi, epistemolojisi, etiği, mantığı, bilgi, insan ve ruh, gerçeklik ve ne'lik anlayışı, tümeller karşısmdatouJ^ kavramlara dayalı olarak felsefî söylem bütünlüğünde kurulmasıdn noktada felsefecilerin büyük bir kısmına göre bir romanda düşüncenin yürütmenin ve teorik söylemin bulunuşu bu romanı felsefî eser smıfma yükseltmez. Bir romana felsefî olma niteliğini verecek olan akıl yürütmelerin, ^ şüncelerin, önermelerin ve felsefî teorinin sistematik bir söylem halinde om mesi, biçimselleştirilmesidir.
Felsefe ile edebiyat ilişkisi üzerine fikir yürüten bir kısım felsefeciler ise edebî türleri birbirinden ayırmak gerektiğine inanarak şiiri romandan ayırm^ tercih ederler. Onlara göre edebî türler felsefenin ortaya çıkışına göre parald bir gelişme gösterir. Bu noktada insanlığın erken döneminde felsefi olan nüz söylemini oluşturmadığından fragmatikal olarak şiirin içinde yer alır.
"Felsefe ve şiir, söylemler birbirinden ayrılmadan önce, aynı söylemin ıçm deydi. Yani başlangıçta şiir vardı diyoruz ya. Başlangıçta şiir vardı gerçekten Jean Jecques Rousseau'nun Dillerin Kökeni Üzerinde Bir Deneme adlı kıta bında büyük bir bilgelikle belirttiği gibi "Yaban insanlar şiir biçiminde konuşuyorlardı. Akıl yürütme daha sonra geldi" Dolayısıyla bir kere her şeyden önce felsefenin akıl yürütme ile ilişkili olduğu düşünülürse, o zaman felsefe nin, felsefe yapmanın şiirden sonra geldiği kesinleştirilebilir" (Yavuz 2006 12).
Bu ifadelerde yer alan felsefî olanın erken dönemde şiir içinde bulunduğu önermesi, aslında bahsi geçen dönemde şiir içinde bulunan ve felsefe olarak kabul edilen teori, önerme ve düşüncelerin henüz kavramsal olarak bir söylem ve sistem haline gelmediği ve bu düşünce, önerme ve teorilerin kavramsal olarak ortaya koyamadığını bildirir. İşte bu noktada felsefi olan başlangıçta şiirin içerisinde yer alırken Eski Yunan'dan itibaren felsefenin kendi kavram dilini oluşturmak için şiirden ayrıldığı fark edilir. Böylelikle sembol, metafor, imge ve söz sanatlarıyla hazır sunulu dili deforme ve reforme eden şiir dili ite net ve soyut, kesinliği tartışılmaz kavramlara dayanan felsefe dili birbirinden ayrılır.
“Doğaya ilişkin ilk felseff düşünceler, eski Yunan da Sokrates öncesi fMozoflar tarafından seslendirMmıştır Bu filozoflar Armimus, H^r»kleıtos giöı. daha ge riye gidecek olursak Tales gibi, ara zamanlardaki hır takım fifozonar felsefi düşüncelerini şürsel söylemin içinde dHe getirmişlerdir Ama Sokrates ve Pta ton ile birlikte şiir ve felsefenin yolları aynimıştır Şiir ma^taforlaıia, nfiarelerle buna karşılık felsefe kavramlarla yapılmıştır Bu Avrupa nın düşünce tanhı için de geçerli olan argumand«r“ (Yavuz 2006 î 2).
^ ayıklandığı vurgulanır Bu ayıklamanın en önemli nedeni akıl yü-dayanan felsefenin anlam yönünden matematiksel kesinliğe ulaş-müMÇin net kavramlan kullanmak istemesine karşılık şiirin ise imge, simge, fnetıfor ve soz sanatlarına dayalı yoruma açık bir dil kullanma tavrındaki israfıdır İşte bu durum farklı bir söylem yapısı bulunan edebî eserin içinde felsefî söylem ve felsefe aramanın aslında edebî söylemin yukarıda verilen özellikle-fw görmezden gelmek demektir. Bu nedenle kendine özgü bir anlatıma dayının edebi söylemin yoruma açıklığı, anlamı belirsiz ve bulanık hale getireceğinden anlam olarak matematik kesinliğe ulaşmak isteyen felsefî söylem ve lıbıfenın edebî eser içinde barınmasını imkânsız bir duruma getirir. Bu dulumu feisefecıler çok net bir halde ortaya koyarak felsefî özellik taşıyacak bir edebî esenn felsefî söylem içermesi gerektiği üzerinde durarak, genelde edebî eserlerde özelde ise romanda düşüncenin ve teorinin bulunmasına rağmen felsefî söylemin bulunmadığını iddia etmişlerdir. Çünkü felsefe de diğer bilim ye sanat dallarının yaptığı gibi kendi etkinliklerini, var ettiği kedine ait bir kavram diliyle sunar
Hiç kuşkusuz şiirle karşılaştırıldığı zaman geç dönemin bir edebî türü olan romanda yukarıda özellikleri dile getirilen felsefî söylem ve sistemin bulunması çok zordur Fakat yine de 19. asırda romancılar, çağın yöneldiği felsefî düşünceleri ve teorileri romanlarında yansıtmaktan geri durmamışlardır.
On dokuzuncu asrın ikinci yarısından sonraki Avrupa romanlarında muharririn felsefi (metafizik, sosyal veya psikolojik) düşüncesi, roman şahıslarının konuşmalarında veya iç diyaloglarında gittikçe daha izahlı şekiller almaya başlamıştır. Yirminci asırda Proust, Gide, Huxley, Sartre, Simone de Beauvoir, Koestler ilh... gibi romancıların eserlerinde fikirler gıda maddelerdeki vitamin gibi gizli değil, sandviç ekmeğindeki peynir gibi bellidir. Dünyanın hemen butun buyuk şair ve romancılarında felsefî düşünce açık bir temayül veya izah halinde görülür' (Safa 2006: 59).
Hiç kuşkusuz yukarıda sayılan bu romancılar her ne kadar eserlerinde felsefî düşünceleri ve teorileri yansıtmışlarsa da yukarıda incelenen Sartre'ın 'Bu-fentı romanındaki gibi kavramlarla yüklü bir felsefî söylemi oluşturacak bir oruntu kur(a)mamışlardır. Bunun en önemli nedeni ise yazarların, kavramlarla )fukKj bir felsefî söylemi ve sistemi tem olarak işlemenin, romanlarında, türün özefüklenni tam olarak yansıtamaması düşüncesinde olmalarıdır.
“Edebî eserlerde, bilhassa romanlarda ve piyeslerde, fikirler, her sayfada hareketin önüne geçer ve hayat içinde kendilerine misal tedarikine çalışıyormuş gibi her an kaideleşirse, bu tenkit doğrudur. Bütün kahramanları, fikir kuklaları K^iinH#» konuşan ve hareketlerinin sebeplerini hareketten evvel izaha çalışj^^^l^^^ piyeslerde hayat fikir kalıplarının emrinde olduğu içm yapmıj^l^^^Mk^'^i'* Şuuraltı kaynayışlarından doğan gerçek yaratmanın analitik düşünce almıştır. Sanat eseri
Bu İfadelerde, romanlarda herhangi bir düşüncenin ««ya olarak tematik bir halde işlenmesinin roman turunun en bekan ^ ği olan yaşamı ve insanı bütün boyut ve derinlikleriyle işlemes,*^^ lece^i ihtimali dile getirilir. İşte bu endişeden dola^ b ronanc^^ rinde herhangi bir felsefî söylem, teori, önerme ve akıl yurûtmebav^"**^ yaklaşmış ve bunları eserlerinden uzak tutmaya çalışnvş&r Bgmp nünde ise bu tür felsefî söylem, teori, önerme ve akıl yurûtmekrnı ortaya koyan romancılar ise romanlarında bireyi ve yaşam tam d*» tamamış, bu romanlarda yaşam ve birey felsefî teonnın, soytenmı onmrı^ ve akıl yürütmenin soyut ve tümelleştirici özellıklennın ardında ‘•'rlTfiıı^ dir. İşte bu noktada Sartre'm 'Bulantı' adlı yapıtında oidu^ gibi tür özelliklerini korunmakla birlikte varoluşçuluk gibi yoğun ve I felsefî sistemi ve aynı zamanda söylemi tem olarak işleyen feİMİ ı sayısı oldukça azdır.
"Sartre'm Varlık ve Hiçlik adlı eseri ile ilgili bir yazı okumuştum Va te felsefî metinle uyuşmayan sanınm Sartre'm romaolanndan bmnde» a» mış şu cümle ile bitiyordu. "Madeleine şu plağı yemden koyar lemeB’ jr meden bir kez daha dinlemek istiyorum" Bu iki cümlede varoluş *on*Mr # le geliyor Bu cümlelerin öznesi adeta şöyle dtyor şendi ve hMHi varoluşumun ve gidiciliğimin farkındayım. Senin, istekiermm vehcraa|v alınabitirlikierinin farkındayım. Kısaca, tek yazgım olan okımlukıNr sem özgürlüğümün farkındayım' (Tura 2007: 104).
Saffet Murat Tura'nın bu ifadelerinde bahsi geçen Roguentın'e ait bocimle (Sartre 2010; 258) Rgouentin'in uzun süre kaldığı ve 1x11400' nobedenn yaşadığı şehri terk etmeden önceki son isteğini ve gelmiş olduğu psışA mu cxtaya koyar. Hiç kuşkusuz Sartre'm Bulantı romanından aknan bahtı geçen cümle bir noktada varoluş sorunsalına odaklanır. Ama bu odaklanma kaa-ramlaria oluşturulan felsefi bir söylem halinde belirmez. Daha çok yaşaoUama de örtük olarak verilir. Bu noktada anlam yönünden net kavramlarla anâer felsefi bir söylem n>etniyle aynı felsefeyi işleyen roman arasırxia en beirya farklardan bin ortaya çıkmaktadır. Felsefi bir metin konu edmdrğt fefseleyi kavram ve tenmlerie örülü bir felsefi söylemle, edebi metin o felsefeyi yaş»» Uma de birkkte örtük olarak sunar Vukanda da oostermeye cakstıöınvz Sartre. Bulantı adk yapıtında felsefi romanm en dikkate de^ öm^deZı^ betni ortaya koymuştur
f oknak' ibaresi aslında bir Varolan'ı karşısı-pli^ ûzrreıde düşünmek Kem de 'bilgi nesnesi' yaparak anlam bakımından kesin net kavramlarla I gelmektedir. İşte M.ö. VI. asırda Mıletli I bu felsefi düşünüş Platon ve Aristoteles'e ^ m «rtoHbe #adeİ€nd«liiMş. bu Hd filozofun çabaları kavramlarla ortaya çAarmıştır. İşte gerek Varolan'ı önüne alıp :^û5ikmrye noktasmds gerekse akıl yürütmelerle üzerinde ne%gı baklanda edinilen sonuçları kavramsal bir söyiem-iMfida Türk düşünce tanhırKİe çok az felsefî tavra ve bu çok az esere tesadüf edtkügtnden bu felsefî boşluk daha r İe dokkmıâmaya çaiışıknışttf. Bu nedenle ‘Türk edebi-TiNı fme^ajane göre daha gelişmiş ve zer>gin* bir görünüme mc ar%sBm Kâmûogm ^996:6l Bu durumun bir diğer nedeni de felsefe-'dfcş t**# tecrûbe-gözlem- ile akjlyürütme'ye dayanması,
’ nmyeekre henüz beK belirsiz safhalar olması ve “bundan ötü-% mcrjbe^ âe sezgji yansıtmaktan aciz kalan kavramlarla elden »ar 9 gâmaefe çalrşmış* olmasıdır. (Duralı 2009: 113). Bu durumda f ee ikat yurtıoneigı h te dayanan felsefi sistem ve bu sistemi akta* Bu rK>ktada T’ürklen yalnızca Burkancılık, Taocu-I fib B«miBğe alabidiğırie ağırlık veren öğretileri toptan benim*
* kalmayıp tarlNeh boyunca onlan fels^e ile bilime götü*
• ayak uydurmaktan da alıkoyduğu ileri sürüle du* âe sava^çMIan Türklere milâdî yılların başlangıcın* âmnâen Avrasya da ayak basmadık yer bırakmaması, dokjo taşan ortamlarına tek başlarına kalmalanna yol* Bununla birlikte Bedia Akarsu ise bir toplumda feisefe-ı önce ftf ortamın gerekli olduğunu düşünür 6un* I ise Varolandı duşımüp söylem halinde oraya
koyacak bır özgürlük alanı. Çûnku Akarsu>a göre logorı» varlıktır/ aogos kavramında düşünme ie konuyna, öufunc^ik^ den koparılmaz biçimde kaynamış btı/unar^ (Akjmu 2001 JO^ da ^özgürlüğün gerçekleşmesi de dil ve cfcişünmenm öjny^yk sağlamasıyla' başlar (Akarsu 2001: 104). Düşünme lar ve önermeler arsanda bağlantılar kurmadır Kavram ve dnmmİH^ yer aldığı bağlam da dilin' butunıınu ofuşaarur (Akarsu 2GC1 10^ iblkes;. kavram ve önermelerin içinde buluğu rfff, düşüncenin Var' okrak^g^ gerçeklik düzlemindeki bulanık ve kaba olan Icendmde vartkı wt§mrn\^^ yoluyla ayıklar, duzer>e koyar, varotanl msanm kavrayabifnesıne ımmc olur. Varolan ile dil arasırKİak/ butun bu UtşkHer i^nöe soffMmdaf İlklere yönelerek düşünmenin araa olan kavramlan oiuftunM. ty nmcüıa düşünceyi yaratan ve ileri götüren bir etkın'ik olur. Bu nedeme ^ m filozofların düşünce sistemlerini kuraöilmeiefinâ dH sağlar çuniaı geliştirir, sürekliliği sağlar birikim« depolar Bu nedenle d.4 fe#sef?d4«r ^ özgürlük arasırnia doğrudan bir ilişki vardir.
insan dil ile düşünür, duşûncesm# bâr d®e bağUrnaâ kendi öMi tster yabano drl oSsun. Her düşünce azO gereğe tm i şunce ancak tumceierie 00e geteikkğindle kendi tçmöe açı* " cak bir biçimde dile getirilen düşünce başkalarwxa öa anâaşkmsş Su culder ne denli açtk ve kuftandtfiı akjrsa aniama yeti» de o dank Ur, anlatma )<etene$i de aniama yeteoeğmeı ^ ışJemesaıe Aça de
şur^ebılen insan düşüncesini de açd anlatafadir, Açd ihâsunebtbmk et ete rwı kafaca ozgı/r ve bagvmsız oAmaseıa pek çok Uağbrbr. iman ancm jnaVİ fya da içinde yetiştiğf düşünmeye elıenşU okjğu zaman tam capdord»-şUnme olanağına kavuştjr. Kanşd yapd keock tçinde geeısmemg br di df şunmeyi enge#er, CXışuncenin eogekenmes# llelseke yapana < dan kaldırır. Özgürlüğün olmadıgf yerde fetseke yapdamaz, çtadal ozgr düşünme ile ballar -Mer folsefemn başı t ScHeking. InsarMn ozu ozgurkdtur fX«nyaya açdnayı : göre ozgurlo^un temek de ddde ve rloİByijjytj dtj»^ bağlantı kt>ran dftn .çten gek^mesi engeHenmı^ Imt ukMn, -ymn^n felsefe aiantnda bayan ortaya koyamayacadi açdae iAkanm Jdİt
leşme evreleriyle Cumhunyet donenunde "Ndse#e dd < lanmn* gemşledigtnı du^unur (Akarsu 2001. fOS)
duşuncesme, TurkJenn nasd du^urid^gune daba decay<^ btidmâî/ felsefe dşkAerfnt çözümlemeye çakye Uygur tsunLanâm da kaldtaka i Turkçeyi felsefe dşâulen bagianwnda karsdaşanr şünrne biçatâ; baa onemk noktalarda. Aimar«ca tdMMsa karya bir görünümde'
9^^ çarpar' (Uygur 2001; 533). Bu nok-^"TLolk-flûmösûTKin en büyük bolumu; somut, gözle görülüp elle düşen, yafama dünyasını yansıtan sözcüklerden ipn de Türkçe konuşanlar, soyut-şey-durumlarını pvyrvak kurmak zorundadırlar' (Uygur 2001: 533). Bu çefçHdik düzleminin somut tabanına dayandığı rahat-^Mmun btr diğer göstergesi de 'kuruluş kaynağını be-pwçaâaıdan alan kavramlarla söyleyişler Türkçede yaygın ^Uygur 2001: 534). Yine bu duruma ek olarak 'akrabalık kşlon Tufkçe-sözcük gömüsü'nün çok zengin olduğu 20DÎ 533)1 Hiç kuşkusuz Turkçeye ait bütün bu kullanımlar oteruridannı da zer>ginleştirir. geliştirir. Türk düşünce-tonm dM üzehrxien geliştiren bir diğer durum ise söz-Bu hususta 'Almanca gibi Türkçe de bir sözcük-yapımı kavram üretmekten dolayısıyla düşünceleri bir-başka tm şey değildir. Bu iki dil önemli bir noktada birbirle-aflia Türkçede sonek'e başvurmaksızın sözcük yapmak, sözcük litredeyse hiç işlemeyen bir yoldur' (Uygur 2001: 533). Almanca-Bâeşik sâıculdefie gerekse ön ekle yapılan sözcükler Türkçede mk düşünme alanlan ve olanakları açar. (Uygur 2001: 535). gfgar aneniamada da Almanca ve Türkçe birbirine karşıt durumlar arz im 9^ Almanca “her şeyi belli bir düzen çerçevesinde belirleyen, 5ge^iFiv6F*Pftren tm dd* olduğundan Almancada 'kuralca her adın belirli gfm^nrnsifMhikıyıimışttr (Uygur 2001:536). Buna karşı “tanımlık diye bir ggtd Tabçede Almancayfa karşılaştınidığma, Türkçe konuşulanlara dünya, dthâyakn, daha 'bağımsız', daha tıkız, daha yöresiz görünür; dün-m kmmmââ tçm rşesnefeh tanımlıklara ayınp bağlamak gereğini duymaz 2001: 535). Düşünmeye yönelik olarak Almanca ile Türkçe tm (kğer Mi ise 'düşünüp konuşmanın ya da konuşup düşünme-gefçeiüeştığı her yerde. Almanca, düşünen kişiye geniş bir olanağı' sunmasifia karşılık 'kişisiz dil öğeleriyle düşünme alışkan-MmmayfŞiCkr (Uygur 2001: 537). Bununla birlikte bir durum bildiren i<ğr'a*Fmlenn kuHammı rşoktasında Almanca ile Türkçe arasında önemli rtüMm Münduğu görulıır Almancada gerek düpedüz gerekse durum kuilanımi önemli yer tutar Böylelikle de 'evreni, etkinliğe yorumUmnak; edilgin dü biçimlerine dayanan bir evren yoru> Hnetom Almanca konuşanların gözünde hem dit hem de dtiey# bakmtndan eddgm biçimler kullanmak etkin biçimler kul-tfcdii az bağlayıcıdır: edilgin biçimler Almanın gözünde etkin bt< : dclayısıyia da-yanılmıyorsam edilgtn biçem Almarr ü az suya-saİMina kanştığı izlenimin uyandmr* (Uygur-tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder