tesettür ve felsefi bilgisi

tesettür ve felsefi bilgisi

 bugün yine en güzel yazıları yazan tesettür dediki varoluş a açık bir dünyadır; çunku bu varoluş evreni dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal anlam ve değerlerle sınıflandırılmış ve sistematize edilmiş gerçeklik düzlemi değildir. İşte bu nedenle rasyonel bilinç tarafından dil ve dilin taşıdığı anlam ve değerler aracılığıyla kurulan gerçeklik düzlemi açıklanacak nedenlere dayanırken 'varoluş' evreninde rastlantı' nedenin' yerim alır; çunku varoluş' evreninde 'nedensizlik' vardır. Bu nedenle varoluş'un keruJısi "var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sudurur ve rasgele ölür" (Sartre 2010: 199) ifadeleriyle verildiği rastlantısal özellik taşır. Rastlantısal olarak ortaya çıkan fakat zorunlu olan varoluş' aslında dil ve dilin taşıdığı anlam ve değer yargılarıyla kurulan bir gerçeklik düzleminde 'hiçlik' duyumsamasından kaynaklanır.
'Butun bunların nereden çıktığını, nasıl olup da hiçlik yerine bir dünyanın bulunduğunu bile soramıyordu insan. Bunun anlamı yoktu, dünya her yanda bulunuyordu, önde arkada. Ondan önce hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey. Onun var olmadığı bir an yoktu. Beni tedirgin eden buydu işte; şu akan kurtçuğun var olmaklığı için hiçbir neden yoktu kuşkusuz. Ama var olmamış olması da olanaklı değildi Düşünülemez bir şeydi bu: Hiçliği tasarlamak için, önceden burada, dünyanın ortasında, gözler fal taşı gibi açılmış, canlı olarak bulunmak gerekiyordu; hiçlik benim kafamdaki bir duşuceydi sadece, bu sınırsızlık içinde salınıp duran bir düşünce: bu hiçlik varoluştan önce gelmemişti, o da ötekiler gibi bir varoluştu ve birçoğundan sonra ortaya çıkmıştı" (Sartre 2010; 200).
Yukarıda yaşam ve ölüm düşüncelerinde olduğu gibi bu bölümde de varolma veya olmama eyleminin nedenlere ve amaçlara dayanmadığı ifade edilir. İşte böylesine bir durum 'absürt'e götürür. Bu durum varlık ve yokluk için de geçerlidir. Bu her iki durum da aslında bir "varoluş' şeklidir. Yine de Roguentin bu noktada 'varoluş'ların çok olduğuna da bir anlam ver(e).mez.
'Peki ama, birbirlerine bu kadar benzediklerine göre, niçin bu kadar var olan var?" diye düşünüyordum. Birbirinin eşi bunca ağaç neye yarar ki? Bunca boş gitmiş ve inatla yeniden başlayarak yine boşa gitmiş bunca var olan niye? Sırtüstü düşmüş bir hayvanın guduk çabalarım andıran bu uğraşma niye (bu çabalardan biri de bendim)? Bu bolluk, yüce bir el açıklığına benzemiyordu' (Sartre 2010:198).
Bulantı nöbetlerinden 'varolan' üzerine edindiği deneyimlerin ardından varoluş u bütünüyle algılayan Roguentin, Rollebon üzerine yazmayı düşündüğü kitabı artık yazamayacağına inanmıştır. Bu noktada Roguentin, varolan ın ve gerçeklik düzleminin dil ve dilin taşıdığı anlam ve değerlerle kurulmuş olduğunun farkındalığı içinde 'bulantı' nöbetlerinde artık 'varolan'ı ve
hâlâ imlemden söz açlabilirse- eşdeğerli olarak birçok biçimde vvrtMr^ düşünlerin tersine, ezginin kendisi dışında hiçbir şey değOdk' fSartre l9yı 15). Bu nokta ezgi kendisi için söylenecek kayıt ve hukumlenn dramda# Bunun nedeni sanatçınm daha zengin çeşitli tutkuları taşıması değH 'ymmm temaya kaynaklık etmiş olan bu tutkular, nota biçimini alırken, bir ozde^ ve bozulmaya uğradıkları için böyledir. Bir acı çığlığı kendisini doğuran aonr belirtisidir Ama acılı bir şarkı hem acının kendisi hem de acıdan başka dir Ya da, varoluşçu sözlükten yararlanmak isterseniz bu ao yaşamv (varolmaz) artık vardır^ (Sartre 1995:15).
Bu noktada Roguentin'in 'bulantı' nöbetlerinde keşfettiği Varolan ın haklı çehresi olan 'kendinde varlık'ı duyumsaması, dolaysız olarak algılaması kentine ağır gelir. İşte bu noktada Nietzsche gerçeği, dolayımsız algılamaya ınsanr gücünün yetmeyeceğini bu nedenle Apolloniyen bir yanılsamacı sanatsal yaratımın ortaya çıktığını düşünür. Benzer şekilde Roguentin de bulantı' no betlerinde fark ettiği dil ve dilin taşıdığı tarihsel, toplumsal ve kültürel değe yargıları ve anlamlardan soyutlanan 'kendinde şe/ 'kendinde varlıkm dolayısızca algılanmasının kendine ağır geldiğine duyumsar. Roguentin'in bu ağırlıktan kurtulması için 'kendinde şey'i, kendinde varlık'ı yanılsamacı bir tarzda dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değer yargılar ve anlamların kurguladığı bir yanılsama olan 'varolan'ı algılaması gerekir. Bu hususta Roguentin 'varoluşsal' ve transandantal bir görünümdeki deneyim olan bulantı' nöbetlerinden kurtulmak için dinlediği şarkının bestecisinin ve şarkıyı söyleyen siyahi kadın gibi 'varolan'ı gerçeklik düzleminde dil ve dilin taşıdığı değer yargıları ve anlamlarıyla yanılsamacı bir tarzda algılamak ister. İşte bu noktada Roguentin'i 'varoluş' deneyiminden, gerçeklik düzlemine çekip çıkaran bu şarkıdır. Aslında Roguentin, estetik bir yaratım olarak ortaya koymak istediği kitabı bu şarkıyla bir karşıtlık arz eder. Roguentin bahsi geçen şarkıyla 'bilinç'in dil ve dilin değerleriyle kurguladığı yanılsamacı gerçeklik düzlemine geçerken kaleme aldığı kitapla da 'varoluş unu gerçekleştirmeyi ister Roguentin'in yazmayı düşündüğü bu kitabın da yerin/ ilerleyen günlerde 'varolan' ve 'varoluşu' dolayımsız olarak algıladığı 'bulantı' nöbetleri alır. Bu nöbetler Roguentin, açısından bireysel bir kurtuluş yoludur. Roguentin'in asıl amacı fenomenolojik felsefelerde olduğu gibi 'varolan' üzerinde dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları paranteze alarak Varolan ın aslını akıl yürütmelerle matematik bir kesinlikle ortaya koymaktır. Roguentin'in ulaşmaya çalıştığı 'varolan ın özleri-fenomenleri' matematikteki gibi kesinliği ifade etmesi yanında ayrıca gerçeklik düzlemine hiçbir gönderimde bulunmaz. Bu noktada Roguentin, tikell|^H!k|ın'ın alanından çıkıp fenomen olan tümellerin alanına doğru yönelistemek4 tedir. Bu sebeple Roguentin transandantal görünü^^^B^^^k^mi olanf 'bulantriaria 'varolan a önceden yüklenen anlam ve feno- T
I lwomenok>|i$» btr ‘ozfec S4Stefnıdir, çunku fenomenoloji ^ wx4nnĞr o ««ntnm de^>meyeo yarnoı bulana kadar değişti* *tmKimıy4e katıksu b«ı;ırTXİe kavramak onda ozsel ve ^ demekty Yunancada tip ı^ın eıdos' kelimesi kullanı-
ggi iMM olarak yöntemıiMn feoomer>olojik ırKİırgemenin yanı ka mı^Hama* da yapar (Eagleton: 2004: 80). Eıdetık indirgeme ^ ulaşmak ıçm bir yöntemdir.
fanak »%arar^ *Gef^ ya da fikttf sunulmuşluğua sunulabilir olanın MMVAa ûıune gtft gölUnae ar>lamına gelir kı bu oz. yüksek bir ses >ember fMmt bakt^ımız veya br ağaç cinsini yeniden tanı-aww< ItCPİbtnIn buzat kerKİısınde ana şekil, kural ve düzen yapısı auNâ glct saagmi olarak ftavrarvibaır ideal b«r *Ne bir şey olarak bir şey in ustun gelmez oz ve olgu eıdetık ayrımında, daha ziyade ak ^ ^ şey olarak sadece açıklanır Oz. ani bir sezginin armağa-mMiPM iGeschenk' değildir. aksır>e imajirvAtif bir varyasyon veyahut değili v.^ecvkde varw fark «tecrübe koşullannın ve bağlamlarının sürekli hare-«eanda dtğgmez stt olarak tuturvar> şeylerdir. İdealleştirme, formelleştirme le gene*eştwme süreçlerinin işlediği durumlarda, idealite vardır" yi^denfeH X‘^ft36V
%>Qijfrae»kFi Varolan üzennde dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve top-vargdan ve aniamUn paranteze alarak fenomenolojik bilinç fel-gâHenNn aıackğı tarfh üstü, tarih dışı, genelgeçer, nesnel ve evrensel ilke'ye, fgarevr t&tdvıç e varmaya çalışır.
‘İm drdğen zaman be boşkık duygusuna kapılıyorum. Öylesine unutul-i kı kendvm lyKe hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan butun . Var ok^ığunu' hisseden Varoluş sadece. Yavaş yavaş, uzun uzun ey^omm kimse, hiç kimse için. Antoııse Roguentın ne ki? Soyut bir şey o.
kendinle iğdi ufacık, renksiz bir anı sallanıyor. Antoine t>en soKjktaşıyor, soluklaşıyor, işte sondu" (Sartre 2010:
•kç kuşkusuz Roguentinln dolaytsıyia da Sartre'm yukarıdaki ifadelerinde üfe din taşıdığı kültürel, tarihsel ve toplumsal değer yargıları ve anlamların iPMiir ai«ak ekie ettiği ben Dtftheyin dil ve dilin taşıdığı değer yargıları «t wlıraâarla oretüen biz karekterinde bir ben değil fenomenolojik bir OdlheY in hermeneutık felseft söylemırxje tanımladığı ben' yaşantı ide tcildığınden asImda biz dır Bu noktada Dıithey ben i kabul et-*iC OysaİB SetrML ve dilin taşıdığı değer yargılan ve anlamların
iuşturulan fenomenolojik bir ben'dir. Bu nedenle sunulü olan anlamdan yoksun Husseri ve hattfiatif Bu nedenle Roguentın bu ben de |if sunvılu değer yargılan ve anlamlaria 'varolan ı insanlar açtsırsdan bir anlam ifade etmez. Bu Roguentin var değil dır. Zaten Sartre göre
felsefi söylemden denemeye,
DENEMEDEN ROMANA
Hiç kuşkusuz roman, hem geç dönem ortaya çıkan bir edebî tür olması htm de bireyi ortaya koymayı hedeflemesi yönleriyle tümellere dayanan felsefî bir sistem ve söylemi işlemesini zorlaştırır. Bu nedenle yukarıda ortaya koy-Miya çalıştığımız gibi Sartre'm Bulantı adlı eserine benzer bir felsefî romanın varlığı oldukça azdır. MÖ VI. yüzyılda Miletli Thales ile ortaya çıkan felsefe, Platon ve ardından Aristoteles'e kadar şiir ve retoriğin gölgesi altında varlığını sürdürür. Bu noktada Platon'un felsefeyi retorikten ve şiirin boyunduruğundan temizleyip kavramlar elde etme çabası Aristoteles ile hedefe varır Bu iki filozoftan sonra filozof ve felsefeciler felsefî sistemini kavramlarla örülü bir felsefî söylem halinde ortaya koyarlar.
Bazen Sartre'm Bulantı adlı romanında görüldüğü gibi felsefî sistem bir edebî türde ortaya konulurken yine de kendi söylemini kaybetmediği retori-kontrolüne girmediğini, kavramsal dilini kaybetmediğini görülür. Bu noktada roman herhangi bir felsefî sistem ve söylemi ortaya koymada hiç kuşku-suzşiırden daha geniş imkânlara sahiptir. Felsefî sistem ve söylem Antikçağda şurtebirlikte "kısa özlü deyişler biçiminde, diyalog biçiminde; Ortaçağda savların veya karşı savların birbiriyle çarpıştığı metinler biçiminde belirir. Bu genel sunuş her dönemde çeşitli kılıklarda sürüp gider. Antikçağda ve özellikle Yeniçağda felsefenin söylemi deneme biçiminde kendini" sunar (Çotuksöken 2000 83). Deneme "tarihte çok uzun süre ayakta kalabilmiş çoğu terim gibi düşüncenin on ikiden vurma ütopyasını bu ütopyanın kendi yanılabilirliği ve ğfçıcilığının bilinciyle bir araya getirilen Versuch (deney, deneme) sözcüğü de biçim hakkında bir bilgi verir ve bu bilgi programatik değil de el yordamıyla yolunu arayan niyetin niteliğiyle ilgili olduğu için daha önemli" bir edebî tur haline gelmiştir. Bu hususta 'dene me bir nevi felsefenin olmazsa olmazlığı' fconmunda görülür (Adorno 2004:30).
"Husserl'i okursunuz, Heidegger'I okursunuz; izahları sizi hem ikna eder hem de etmez. Sizin haklı/doğru olduğunuzu başkalarının haksız/yanlış olduğunu ispatlayabilecek bir metafizik ilke, temel ya da neden olarak başvurabile ceğiniz hiçbir fenomenoloji-dışı ya da hermenoyitik-dışı kriter yoktur. Dola yısıyla bu anlamda daima deneagjfm^nden bir şey bahis konusudur. Ger çekten de ban^fcorunuyj^^^enin erdemi bu deneme kabilinde
tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder