tesettür ve felsefi bilgiler

tesettür ve felsefi bilgiler

en güzel bilgileri yazan tesettür dedki'ne'liğini hem de yazarının nesnesini sorgulamasıdır Deneme kompozisyonlar kaleme alan biridir; nesneyi evirip çeviren, sor^ui^ dokunan, sınayan, hakkında düşünen, değişik açılardan ona sakkar lerini zihin yoluyla toparlayan ve yazma sırasında yaratılan koşyflaf nesnenin görülmesine izin verdiği şeyleri söze döken* binde lAdomo 31). Yazarının bu tavrına karşılık olarak bilindiğinin aksine deneme ktyı ^ öznel yazılar değil, bilakis belirli formlara sahip felsefî yazılardır
"Deneme gerçekten de sona ermez ve bunu yapmıyor oluşunu da kii«6 %
selinin (a priorisi'nin) parodisi halinde vurgulayarak sergiler Ozamariin l lında keyfilin bütün izlerini silen formlara ait olan bir sorululuk dtntı«fi^ \ yüklenmiş olur. Ama huzursuzluğun bir de yanlış yanı vardır çunlajdcer \ menin oluşturduğu takımyıldızın keyfiliği, nesnenin zorlsnmannm ftmş \ kavramsal düzenin zorlanmasını geçiren bir felsefî öznelciliğin sandı^9te \ değildir aslında. Denemeyi belirleyen onun nesnesinin birliğidir ve o nt«»
de çökelmiş olan kuram ve deneyim buna dâhildir (Adorno 2004 31)
Adorno'ya göre deneme açık ve net bir halde kuşkuya yer bırakmayan mt* tematik gibi algılanan kesinlik idealini sert olmayan bir tarzda sorgular Deneme bu haliyle yeni dönemde "Batı biliminin ve bu bilimin kurarr^nm başlangıcında Descartes'in Discourse de la methode'da dile getirdiği dört kurala karşı" (Adorno 2004: 27) ciddi bir itirazdır. Şöyle kı Descartes'in nesr^ m uygun şekilde çözmek için gerektiği ölçüde mümkün olduğu kadar parçaiwı ayırmak olarak tanımladığı ikinci kuralı bir nevi öğeler analizinin btr yöntemidir. Adorno'ya göre "denemenin konusu olan yapay şeyler böyle btr ar^lıze teslim olmaz, ancak kendi özgül idea'lanndan hareketle inşa eöebütöeT (Adorno 2004:27) Deneme bu tür b.r analize karş, olduğu gibi bütünlüğün bir İlkesel olgu halinde mutlaklaştırılmasına da karşıdır. Doneme 'bir etki»eş«n fikrini gözeterek çizer kendi yönünü, böyle bir yönel,,. „ksell,k tutkusu kadar öğelerin kendilerinin peşinde koşmayı küçümser. Ne uğraklar duoeduz bu tünden geliştirilecektir, ne de tersi. Butun hep monaddır, hem dedkîl^am sal nitelikte olan uğrakları, içinde toplandıklan
kcfteh bif şe*oW« ilerieyerek daha karışık ve bileşik olanlara yüksel' tam b*r karşıtlık içindedir: çünkü 'deneme biçimi en basit ve değil en karmaşıktan hareket eder' (Adorno 2004: 28). 0^ en karmaşıktan başlamak, düşüncenin nesnelleşmesini sağlar.
den«»Tie. anlaşılabilirlik klişesine, hakikatin nedensellikle açıklan-^Lg»»»şı. «dindiği konu hakkındakı düşünüşün de nesnenin kendisi kadar ^vebileşik olmasını ister
kktı oklumu üzere. ar>tagonistik ve monadiara bolunmuş bir gerçek lı^ aü zor ve karmaşık şeyierı yanlış bir şekilde basit modellere indirgeyip sonra da bunUn görünüşteki malzemelerine göre ayrıştırır, deneme ise terane. basit ve temelde mantıklı bir dunya-statukonun savunulmasına çok uygun düşen bir yanılsama- bir kenara atar Denemenin ayrışmışlığı ona eklenen bir şey değil, onun asıl ortamıdır (Medium). Yerleşik düşünüş bu ay-nşmtşlığı. bilen öznenin psikolojisine atfetmeye fazlaca yatkındır ve böyle yapmakla onun zorlayıcılığını ortadan kaldırıldığını sanır" (Adorno 2(XM: 29).
Descartes'ın dördüncü kuralı 'her durumda eksiksiz bir sayma yapılmalı ve imH bK bakış oluşturulması' üzerledir. Böylece 'hiçbir şeyin unutulmadığın-dm emm olunulsun'. Bu ilke aslında sistematik düşüncenin temel ilkesidir, /yomo bu ilkeye karşı çıkar. Adorno'ya göre “her nesne, özellikle de tinsel oitfsiar sonsuz sayıda nitelikten oluşur ve bunların arasından seçim yapmak sadece bilen öznenin niyetine kalmıştır. 'Genel bir bakış' da ancak konu alman fsesnenm onu ele almak için kullanılan kavramların öngöremeyeceği hiçbir ftf kalmaması halinde mümkündür. Tek tek parçaların eksiksizce sayılması İEuraInse bu ilk varsayımın bir sonucu olarak, nesnenin gediksiz bir tumdenge-toıSKtemı halinde temsil edilebileceğini iddia etmektedir ve bu da özdeşlik %s«^nın yaklaşımıdır" (Adorno 2CK>4: 29). İşte bu nedenledir ki deneme, tvınj gereği Descartes'in hiçbir şeyi dışarıda bırakmama ilkesine estetik açıdan karşı çıkarken epistemolojinin gereğini yapar. Parçayı tamamlanmamış olarak Hbul edip sonsuzluğa doğru ilerleyen bir kurtuluş olarak algılamayı tercih •dif. Derleme "sunuş tarzında bile, sanki nesnesi tümdengelim yoluyla türe-Olmış ve artık hakkında söylenecek bir şey kalmamış gibi yapmaz. Biçime iç-unckf kendirdi goreceleştirmesi. Her an herhangi bir noktada bitebilecekmiş 9^)1 kurmalıdır kendini. Gerçeklik nasıl parçalıysa o da parçalar halinde düşünür ve kendi birliğini bu parçaların arasına dalarak bulur, onların üstünü örterek değil" (Adorno 2004. 30). Denemeyi felsefeye yaklaştıran en önemli özellik denemenin kendine yakın duran kuramları öğütmesi, anlamı çözüp eritmeye eğilimli olmasıdır. Deneme her zaman bir eleştiri biçimi olarak algılanır. Bu noktada deneme "tinsel yapıların içkin eleştirisi olarak, onların ne olduğu ile kavramlarının karşı karşıya konması olarak, ideoloji" (Adorno 2004: 33)
___iurmaşA şeyleri yankş be şekilde basit modellere ırKİegeyIp
di bunları gonmuştekı malzemelenne göre aynştee. deneme »e ter-i—* ve temelde manttkii ötr dünya-statükonun savurujlmaseM çok dûfef* be yandsama- bîr kenara atar. Denemenin aynşmfşk^ ona ek-br şey de^ onun asd ortamıde (Medkjm). Yeıieşdc duşunuş bu a^r-bden ozneneı psikolojisine atfetmeye fazlaca yatkırKİtr ve boyie onun zoriay«cıla^e>f ortadan kaldırrldı^tnı santr* (Adomo 2004 29).
I ptf»elesin dördüncü kuralı tıer durumda eksiksiz bir sayma yapılmalı ve i 0mfbr tmkif okifturuknası' üzenedir Böylece 'hiçbir şeyin unutulmadı^ırv Ha e**ı okdM^stjn Bu ilke aslında sistematik düşüncenin temel Hkesıdır. 4HdW bu Mkeye karşı çıkar Adorno'ya göre "her nesne, özellikle de tinsel ^ gmUtr sonsuz saytda ntefikten oluşur ve bunlann arasından seçim yapmak mtBcrbttn öff^enm nryetıne kalmıştır. 'Genel bir bakış' da ancak konu alınan aaotom onu He ahnak için kullanılan kavramların öngöremeyeceği hiçbir şşrkıkmiması haHnde mümkündür Tek tek parçaların eksiksizce sayılması A varsayımın bir sonucu olarak, nesnenin gediksiz bir tumdenge-ğosBtttm haknöe temsil edilebileceğini iddia etmektedir ve bu da özdeşlik tocArım yMaşımöıf (Adomo 2004: 29). İşte bu nedenledir kı deneme, Oescaıtes in hiçbir şeyi dışanda bırakmama ilkesine estetik açıdan aşçâmten epıstemok^nin gereğini yapar. Parçayı tamamlanmamış olarak fdp sonsuzluğa doğru iler te yen bir kurtuluş olarak algılamayı tercih K Deneme *sunuş tarzında bile, sanki nesnesi tümdengelim yoluyla türe-I te artâ hakksnda söylenecek bur şey kalmamış gibi yapmaz Biçime iç-f k&ukfh goreceteştırmesi. Her an herhangi bir noktada bıtebilecekmiş VRUidr kendmt. Gerçeklik nasıl parçalıysa o da parçalar halinde duşu-jtfnet bsrkğint bu parçaların arasına dalarak bulur, onlann ustunu orte-^ (Atiomo 2004:30). Denemeyi felsefeye yaklaştıran en onemlt ozeltik pn kerKİsne yakın duran kuramları öğütmesi, anlamı çozup eritmeye ihâSicâf Deneme her zaman bir eleştın biçimi olarak aldanır. Bu kneme Vmet yapıların içkin eleştirisi olarak, onlann ne okîuğu ile nr karşı karşsya konması olaraK ideolofi'' (Adomo 2004 33) eleştın-
TÜRK ROMAN»NDA FELSEFÎ AÇH.İMLAR
ve bu da bakış noktalarından hoşlanmayan Hecel in yıkmış olduğu
yıştır. İşte tam burada deneme kendi kutupsal karşıtı olan mutlak fesiyle uyum içindedir. Keyfiliği dolayımsızlık maskesi altmda gizlemek ne, üzerinde duşunup kendi işleyiş tarzına dâhil ederek, düşünceyi keyfli. ten kurtarmak istemektedir. Şüphesiz idealist felsefe, bir yandan soyul b» ust kavramı- sadece sonuç' olan bireyi- yapısı gereği kesintili olan be ı6ıa^ adına eleştirirken, bir yandan da idealist geleneğe uygun şekilde diyalekt» yöntemden söz etmek gibi bir tutarsızlıkla malûldür Onun için deneme, <b yalektiğin kendi kendisini konu aldığı durumlardan daha diyalektiktir Hegel'in mantığını ciddiye alır' (Adorno 2004 33)
İşte felsefe ve denemenin böylesine bir ilişkisi içinde oluşu yakın tarihte denemecilerin de birer felsefeci, denemenin de felsefî söylemi dile getiren bir edebî tür olduğu görüşünü yaygınlaştırmıştır. İşte bu noktada 'felsefe ile yazının verimli bir ilişki içinde olması gerektiği düşüncesi bir bakıma Montaıgoee kadar giden Fransız geleneğinden kaynaklanır^ (Mortley 2000 70) Bu nedenle Montaigne, Diderot ve Voltaire hem bir denemeci/yazar hem de birer felsefecidir. Bunların yazdıkları da hem bir yazın hem de birer felsefî söylemdir Hiç kuşkusuz edebiyatla felsefenin bu çeşit bir bir dirsek teması bu çeşit kabul lenme felsefî tarihi İçinde özellikle Fransız felsefî geleneği için daha kabullenir görülmektedir; çünkü 'Fransız felsefesi her zaman ansklopedik bir bakış' amaçlamıştır ve 'Fransız geleneği Descartes'ın Auguste Comte'un, Dıderot'un ve Bergson'un felsefenin ansiklopedik bir temele dayanması gerektiğini düşünenlerin geleneği' olmuştur (Mortley 2000; 71).
Bu noktada edebî eserde kullanılan dili Ferdinand de Saussure nasıl soz olarak niteleyip dili, sözden ayırıyorsa felsefede de dil kavramsal söylemden ayrılır. Edebiyatta dil-söz ayrımı, felsefede dil-söylem ayrımı olarak görülür Bu noktada 'dili sözden ayırmak demek: 1. Toplumsal olguyu bireysel olgudan, 2 önemli (asıl metinde özsel). olguyu önemsiz (asıl metinde ikinci derecede olandan) belli oranda rastlantısal (asıl metinde az ya da çok rastlantısal ilineksel olandan) nitelik taşıyan olgulardan ayırmak demektir' (Çotuksoken 2000: 84). Dil konuşan kişinin değil toplumsalın işlevidir; çünkü birey dili kullanırken edilgindir. önceden kurgulaması gerekmez. Oysa söz bireysel, bireyin arzu ettiği ve yerine getirdiği bir işlevdir. Sözde birey düşüncelerini anlatmak için dil dizgelerini birleştirir. Dil iletişimin birey tarafından değiştirilemeyen nesnel yanını oluştururken söz-söylem bireyin kendisince yeni bağlantılar kurularak toplumsallığın dışında var edilen yeni bir yapı özelliği gösterir.
Aslında Saussurecü anlamda söz ve söylemde de yeni bağlantılar dille ku rulduğunda birey söz ve söyleminde de aynı anda dili kullanır Bu noktada deneme, bir konu veya varolan' üzerine düşünme' özelliği taşıdığından felsefî söyleme oldukça yakındır. Üstelik deneme bireysel bir söylem olmasına rağmen herhar>gi bir durum ve varolan' üstünde tümelleştirme özelliği de taşdığından felsefî söylemi hatırlatır Bu noktada konuşmada ya da söylemde,
FELSEFİ BİR ROMAN VAR MIDIR?
Bir edebî eser içerisindeki felsefî teori ve söylem hemen hemen hiçbir man felsefeci ve filozoflar tarafından •feomenleri açıklama imkânı veren mçy del. kavramsal çerçeve ya da ideal bir teori* (Çevizci 2005: 1319) yam digma* düzeyine ulaşacak kadar kabul görmemiştir. Edebî eserdeki felsefî teori, önerme ve söylem her ne kadar “paradigma* düzeyine ulaşacak kadar kabul görmese, her ne kadar açıkça ifade edilmese, geri planda tutulsa da felsefeyle dil arasında bütün çağlar boyunca kuvvetli bir ilişki mevcuttur, örneğin Antikçağ felsefesi gerçeklik düzleminden hareket ederek varolan, düşünce ve dil bağlantılarını incelerken. Ortaçağ felsefesi varlıkbilimsel felsefeyle birlikte mantığın dilsel yaklaşımlannı öne çıkaran felsefi görünüm ıçensırKİe kendini sunar. Yeniçağ felsefesi ise söylemini kurarken zihin üzerinde durarak, insan zihnini araştırma konusu haline getirir (Çotuksöken 2000; 73) Butun çağlar boyunca felsefe ile dil arasındaki etkileşim ilişkiden daha öte bir dunjm arz etmiştir. Son asırda ise dil, felsefî düşünmenin olamazsa olmaz varlık sebebi haline gelmiştir.
Son asrın felsefesi ve felsefî söylemi, dile daha çok duyarlı hâle gelerek hem dilbilimsel bir nitelik kazanır hem de dil ile münasebetini açıkça ilan eder Felsefenin dile yönelik duyarlılığında, dilbilimin başlı başına bir bilim sistemine ve görünümüne sahip olmasının, gostergebilımle işbirliği içerisinde dilsel her türlü insani yapıyı anlamanın, kavramanın bir yönteminin olduğu iddialarının buyuk bir etkisi vardır (Çotuksoken 2000; 75). Bu noktada dilsel göstergenin çözümüne ilişkin dilbilimciler ve yapısalcıların yol açıcı açıklamaları cMı ve dile ilişkin problemlerin çözümlenişinde ana merkeze, odağa yerleşir Yk-rruna yüzyıl felsefesi de dilbilim ve yapısalcılara sırtını çevır(e)mez, bilakis dile ilişkin duyarlık felsefeyi dilde yeniden kurmaya kadar varır. Hal bu şekilde gelişince de felsefede dile ağırlık verme, felsefeyi dilde bir söylem olarak ortaya koyma, dili saydam bir yapı olarak görmeme gibi tavrılar felsefeyi yemden yapıUndıranların temel ilkeleri haline gelir Boylece felsefe artık dilbilimsel bir felsefe haltnc gelir (Çotuksoken 2000; 72).
Mfcç kuşkusuz yakın çağ ve günümüzde felsefe dilde yemden kurulmaya ça-hem maktemest dile dayanan edebî esen, bu eser içindeki teorryı. teo-rtk düşünce ve or^melen daha fazla
^ıs€ roman», gerek anlatım tekniğiyle gerekse gerçekliği konu edilmesi ^.-^Meyertiden biçimlendirir. İşte bundan dolayı genelde edebî eserin, öze\-^ i* romanın felsefe nazarında önemi ve etkinliği artarak, bu önem dunya-.^hımen her yennde hissedilir bir düzeye ulaşır. Hiç kuşkusuz tarihin butun 4f^Me«ne edebiyatın felsefeyle olan ilişkisi bu şekilde algılanmamış felsefe-^ çok çoçkj olduğu devirlerde genelde edebî eserde, özelde ise romanda if^f^ieon, düşünce ve önermelere, şüphe ile bakılmış, felsefe ve felsefî söy-uma^rmm daraldığı dönemlerde ise felsefî teori, önerme ve düşünce edebi «tr ve edebiyat üzerinde yürümüştür. Felsefenin ve felsefenin düştüğü bu duruma örnek olarak 'XIX. yüzyılda Auguste Comte, pozitivizmi temellendirir-len felsefenin sınırlarım' daraltması verilebilir (Tura 2007: 125). Comte göre ‘pozitif felsefenin ilk buyuk doğrudan sonucu şu olmalıdır; zihinsel işlevlerimizin gerçekleşmelerinde tabii oldukları yasaları ortaya koymak ve sonuç olarak, gerçeğin araştırılmasına sağlam bir biçimde girişmek ve uygun genel kuralları bekflemek'tır (Comte 2001: 51). Hiç kuşkusuz akıl yürütmeleri bir yöntem olarak belirleyen felsefî tavırda zihinsel işlevleri yasalaştırmak ve gerçeğin ıraştmlmasında genel kurallar belirlemek felsefî düşünüşün alanını daraltmak anlamına gelir
'Binyıllar boyunca Avrupa düşüncesinin en görkemli eseri olarak görülen felsefe giderek gözden duşmuş, bilimlerin ortaya koyduğu gerçekleri bir araya getiren ve ılişkılendiren bir ardıl konumuna oturtulmuştu. Keza bu pozitivist felsefeden bağımsız bir şekilde bizzat bilim de sahiden dev adımlarla ilerliyordu. Eskiden beri felsefenin temel konularından biri olan insan ekonomi-polıtık. sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerin konusu olarak yöntembilimsel bir incelemeye tabi olmakla kalmıyor, nöroloji ve psikiyatri gibi doğabilimsel disiplinler de giderek artan bir baskıyla felsefî insanı ortadan kaldırıyordu.... Öyle görünüyordu ki, Comte'un öngörülen çerçevesinde özgül bir bilgi alanı olarak felsefenin sonuna geliniyordu. Felsefe ya bir tür edebiyat olacaktı (kısmen öyle de oldu) veya bilimin hizmetine girecekti (kısmen de öyle oldu.) Felsefe kendi olarak varlığını korumaya zorlanıyordu, nefes alacağı bir yer kalmamış gorunuyordu kuşatılmıştı" (Tura; 2007; 126).
Pek tabii ki edebiyata, edebî eserde, romanda yer alan felsefî teori, öner-mefer ve yorumlar özellikle de felsefecinin veya filozofun aradığı kavramlarla örülü felsefî söylemden çok uzaktır. Bu noktada filozof, felsefî sistemini kurmak ve söylemini oluşturmak için gerçeklikten, 'varolan'dan yola çıkar. Arka-sırKİan varolan' üzerinde akıl yürütmelerle ulaştığı sonuçları anlam yönünden sabit olan kavramsal bir dille söylem haline getirir. Bunu yaparken de büyük bir ihtimalle yer yer gerçekliğin bir izdüşümü olan edebî eserdeki insanın teo-nk zenginlikle işlenme olanaklarından yararlanır. Fakat bu noktada genelde MohL: Jlfcuozelde ise roman bünyesinde barındırılan felsefî düşünce, teori ve ramsal bir dille kurulmadığından felsefî bir söylem hâline gel-|n bu felsefi teori, önerme ve düşünceler kavramsal bir dille elde ise roman içerisinde kavramsal bir dille işlendiği vakit
ğunuza hadel gelir Oyeceksım «l bu d*vm« »wdl^ yor mu? Hayw> İyi edebiyatçı olmak, iyi flkuıırabMvı OMır örneği 1 Paul Sartre Sartre öyle afwn fahrm ■obd# dcğI ^«Uhn yatçılığı bozuyor Edebr}a€çd$ğw}a mce üste çrkarsA Bemke^ım • ^ kötürümleş, fktsınin ortak payöast dâtkr IktsıĞetMe gomiân karan etkini i^rdir. Fakat burada edebryatın onceâğı var feimktm^ıı^ tan devraldtgt serveti, hazmeyı aiş) başka ter işiemder geçww *m yattan aldığı suyu arıtarak kutlanr* (Durak 2006 61
Hiç kuşkusuz Sartre'ın bu şekilde alçfilanmasırvn en önemk neĞm kktt söylem ve sistemini dk öfKe edebi eserler uzennden ortaya koymaada 5&69 varoluşçu fenomenohpk felsefi sistemaâ dk olarak ortaya koytkiğ^ Iümi romanını 1938'de, asri kuramsal başyapıtı olan ferKxnenok)fik ontdoy dene> mesi Varlık ve Hiçlikl 1943 yılında yayımlar Bu noktada Sartre m Mm pd-manı Varlık ve Hiçlik adlı kuramsal eserinden daha önce TOrkçeye kazandaki ken Varlık ve Hiçliksin Turkçeye tercurrtesi 2009'öa yapfte Hiç teıptenı Sartre'ın filozofluğunu tartışmak ne bu çahynanın konusunudut ne de bu tartışmayı çalışmamıza dâhil etmek konumuz açısından btr öneme sahçkı Ama şu rahatlıkla söylenebilir kı filozofların felsefi sistem ve soytemtenm 9^ nelde edebi eser özelde ise romanda ortaya koymalar yukarıda öeğmdĞ^ gibi onlann filozofluklarına zarar verdiğine inanılmıştır Ustekk felsefe tentende birçok filozofun söylemlerine kaynaklık edecek kavramlan elde etme üretme noktasında edebi eserlere başvurması, onlardan yararlanması çetçe ğine bakılmadan.
Bu noktada yazarlar da romanlarda kavram ve terimlerle örülen fehefl bir söylemin, yukarıda ortaya konulmaya çalışıldığı gibi edebi eserin varkk sebebi olan edebi söylemine, metafors ve simgeye dayalı dıhne ve ımçetemınc kut-gusal dünyasını ait olan estetiği geri plana iteceğinden endişe etmektedaler Hiç kuşkusuz gerek edebi gerekse felsefi eserin varlığmın beliğine ait bu tür endişeler, bu eserleri ortaya koyanlar nezdınde ve çok derinlerdedir Edebtyai ve felsefenin İç içe girişi, yan yana gelişi ise ancak ve ancak her ıkı atenm bınn de veya her ikisinde görülecek bir buhranın neticesinde ortaya çıkmaktadır
Bir felsefi söylemi oluşturan felsefi teoriler, kuramlar akıl yürütmeler, man üzerinden aktarılırken bu felsefi söylemin romarKİa işlenthşmın saktncala rını da beraberinde getirir Bunların en
^rornancu yandsama twr gerçeklikle aktarılan zengin
oku ya da arkasırvian gelir. Bu noktada romanda f angrmeter kavramsal, dilim kaybettiğinden felsefi bir I göstermez Bu felsefî teon ve önermeler romanda, özel-ç fehefelennm felsefî söylemlerinde goz ardı ettikleri Bu noktada felsefî söylemde kullanılan teori ve öner-m 1*1» tıîmelse yaşantı bunun karşıtlığırxia tikel konumda kalır. *^^tmher ne kadar kavramlara dayandığından soyut kalırken, yaşam ^*^\çeıdığmden somuttur. Felsefî söylemin soyutluğunun sebebi ise gffçelfc düzleminde bire bir karşılıkları olmayışları ve gerçeklik doğrudan doğruya gönderimde bulunmamalarıdır. Şunu da ilave b fenomerx)lofik bilinç' felsefeleri gerçeklik düzlemindeki urştsarda anlamı 'özrre ye atfedip, öznenin bilincinin yönelimine'
Msefî söylemi en nde ‘yaşantıda algılanan, üzerine düşünü-^ tdf nesnasmı görmezden gelir ve edilgin bir konumda kabul ederler. lgo yr$ı hermenevük felsefeler ise yaşantı'yı önemseyerek özne'nin yöne-} nm etkilediği kadar etkilendiğine de vurgu yaparlar. Bu noktada ‘bUnç' felsefelerine göre yaşantı zengin bir felsefî birikimi bu bmkıme sahip olmasına rağmen felsefî düşünüşün varoluş I ctm kavramsal çerçeveyi kaybetmiştir. Bu hususta felsefî söylemin mtamâĞk ve tümel düşünüşüyle yaşantının pratik dili ve tikel eylemleri bir ynrüflfcıştuna İşte bu karşıtlığın tonunun koyuluğu kesin çizgilere dayan-fMS di iMdere bir romanın felsefî olup olmadığı hakkında önemli ipuçları nar fcı «oltada felsefî bir eser felsefi söylemi oluşturacak bir kavramsal dile okp^ felsefi teon ve önermeler romanda bu kavramsal dilini kaybetse Micsıyle yuz yüze gelir.
Ib «oltada rredenlerle felsefe ve felsefî söylem kavramlar olmadan oluştu-•vkavmz. oruleimez Kavramsız bir felsefî düşünce onun yazıya geçirilmiş dvıfelsHI söylem bulun(a)maz. İşte genel anlamda edebî özel anlamda ise mmm ıpndekı »mge. sembol ve metafora ait dilsel özellikleriyle felsefî söyle-«p karansai yonunu ortadan kaldırarak metindeki anlam yönünden felsefe-ovfyıftoofun aradığı matematik kesinliği ortadan kaldırarak metni yoruma 9Çk hHe gctsır Edebiyat dili, •hem söz varlığı bakımından hem de sözlerin iQOpd»ı açısaldan zengindir. Her şeyden önce edebiyat dilinde söz üstün bir gücüyle donanmıştır Tasavvur içeriği çok yüksektir. Buna karşılık (MMe sozun tasavvur gücü en aza iner; bazı felsefe dalları hariç. Mese-« paşama feKefesiT>de tasavvur içeriği önemsenir* (Durali 2006 4). özellikle ^%K)meno4ofik 'bıkrıç' felsefî söylemlerinde dilin; göreceli, spekülatif, meta-kadar dav^^^oruma açıklığı kavramlann netliğiyle tamamen ortadan Kdmlmaya ^^^|w\omerv>k>jık bilinç' felsefelerinin bu tavrına karşılık alanır^a oldukça önem veren hermeneutik ise ta-ılur Felsefi dilin tasavvuru en aza indirmek isteme-
TUmc ROMANMOA FELS£f1 AÇi.MUyi- tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder