tesettür ve felsefe konusu

tesettür ve felsefe konusu

 beklenir, insan bir tutum almak ve bu tutumun sonuçlannı üstlen^ gereğindedir. Sorumluluktan kaçma ahlaksal bozulmanın belirgin, göstergesidir. Biz, sadece, bu sorumluluğu üstlendiğimizde özgür ruz. Örneğin, sadece devlet yaşamına sorumlu biçimde katılmaklayu„ taş olabiliriz. Yine örneğin, eylemlerimizin sorumluluğunu kabulenj ğimiz sürece bir kişiliğimiz olduğundan sözedilebilir: Bunun gjj)j gruplar ya da uluslar da öncelikle buna çabaladıkları zaman özgün an. lamda uygarlaşmış olurlar. Bu neden önemlidir? Çünkü ahlâksal birte mel olmadan aileden devlete ve ulusa kadar hiçbir insani grubun ger çek bir düzeni olamaz. Ahlâksal temel, sadece hukukun dayanacağı son temel olmakla kalmaz; aynı zamanda, bir toplumsal düzen, etik biryö-nelim
(Intention) olmadan benimsenemez de. Kuşkusuz Platon dan Bo-sanquet'ye kadar idealistlerin politikayı ahlâka dayandırmak isteyen tu-tumlan, tarih tarafından hiç de doğrulanmamıştır. Ama en az ölçüde de olsa, birbirleriyle sürekli savaş halindeki devletlerin aynı zamanda birbirlerine karşı belli etik kurallar çerçevesinde bir ilişki içinde oldukları yadsınabilir mi? SoIawyew şöyle demişti: "Hukuk, en az ölçüde, belli bir iyiyi ya da toplumsal düzeni, bütünün belirli ekstrem formlanna göre gerçekleştirme konusundaki bir talepten çıkar."
DEĞER YARGISI VE OLGU YARGISI
Ama, Kant’ın sözleriyle sorarsak, "sıradan ahlâksal bilgiden felsefi bilgiye geçiş" nasıl olabilir? Bu, ancak, bizim temel nedenlerinden birine yukanda değindiğimiz çifte bunalıma eğilmek ve onu aşmakla olanaklıdır. Neopozitivistler ve d|5|j^ntologlan neden birbirlerini ' yadsıyan bir ikili form içinde, ^^ynı duygusal olana yönel-
mektedirler? "Etik olan şey", neden neopozitivistlerde öznel bir duygunun ifadesi ve ontologlarda aşkın bir değerler devletinden pay alma olarak konumlanmaktadır? Bunun nedeni, Yeniçağda varlık ve değer (olgu ve değer) arasına konan köktenci aynlıktır. Oysa bunlar Eskiçağda birbirlerine içten bağlıydılar. Bir zamanlar varlık, değer doğuran bir şey, değer ise aracısız olarak varlığı örten bir nitelikti. Bunlann birbirlerinden aynimasının tarihi kuşkusuz burada ele alınamaz. Onlar, Yeniçağ düşünce ve yaşamına ölçmeci aklın egemen olmasıyla birbirlerinden aynidılar. Yeniçağa egemen olan bu akıl, niceliksel yoldan ölçülebilir ya da sayılabilir olan ya da daha sağın ifade etmek gerekirse, modem matematiksel doğa bilimine uygun düşen simgelerin gelişmesinde kaynağını bulmuştur.tesettür Modem bilim ethos’u, toplum bilimleri de dahil (Max Weber), değer yargılanndan arınmayı denedi. Şurası şaşırtıcıdır ki, sadece olgu ve yapı bilgisine önem veren bu pozitivist-bilim-sel tin, günlük yaşama da el atmış ve moral alanı da kaplamıştır. Varlık ile değerin, olgu yargılan ile değer yargılannın birbirlerinden köktenci bir biçimde aynimalan Hume ve Kant'la başlamış ve bu aynlık çağımızın etik tartışmalarının oturduğu zemini oluşturmuştur. Bu nedenle olgu yargılan ile değer yargılannın farklılığı kadar birbirlerine olan bağlıhklanm da görmek gereklidir.
İngiliz kültür çevresinde değer yargılanyla olgu yargılannı farklı bölmelere yerleştirme denemesi yapılmış, ne var ki etik kavramlann tanımının, etik dışı bir alandan kalkılarak, yani naturalist birçıkanm içinde yapılmasının yanlış birçıkanm (naturalistic fallacy) olacağı belirtilmiştir. Moore, Bentham karşısında haklıdır. Bentham tüm insanlann hazza ulaşmaya çabaladıklannı söylüyordu (böyle olunca, geriye kalan herşey bu genellik içinde yanlış olur). Ama tüm insanlann hazza ulaşmaya çabalamalan olgusundan, tüm insanlann hazza ulaşmalan gerektiği sonucu çıkanlamaz. Olgular ve değerler birbirlerinden bir uçurumla aynlmış olsalardı, Moore haklı olabilirdi. Ama durum hiç de böyle değildir. Bu konuda karşıt bir ilke bile formüle edilebilir. Olgudan ah-llâk ve gelenek, ahlâk ve gelenekten olgu çıkar (ex factis mores et leges.
ex moribus et legibus facta). Bu ilke, burada ne temellendinu. de geniş anlamıyla çözümlenebilir; ama bu ilkeyi herkesin bi? yabileceğine işaret edilebilir. Varlık değerle doğmuştur. Doğ^’' likler (kristaller, bitkiler, kuşlar vb.) sanki bizim tarafımızdanyj' nlmamış şeyler gibidirler. Örneğin biz çocukların doğal olarakı^ duklannı düşünürüz. İyi yaradılışlı ve kötü yaradılışlı çocuklarda^, zederiz. Birinciler sevilir, sevinç uyandınrlar, onlann doğal birca^jj, leri vardır; öyle ki, etik fenomen, sanki bizzat onlardan çıkmışgij (forma se foımans). İkinciler ayıplanır, onlararkadaşlannınoyuncaid, nnı parçalarlar. Eğitici bu İkincilere, hiç de sürekliliği olmayan bireıj konumu, bir biçimlendirici biçim (forma formans) olarak benimsei/j,; yi dener.
Giderek, değerleri hatta deney temeline bile bağlayabiliriz: tüm ahlâk bilgimizin deneye bağlı olduğu konusunda hiçbir ku^kuyd tur. Biz bir değerin ne olduğunu, onun ne ifade ettiğini, bu değeri severek, ondan kaygı duyarak, ona saygı göstererek ya da ona öfkelene rek ve ona sırt çevirerek öğreniriz. Etik ölçütlerimizi, çoğu kez örnek insanlara bakarak türetmeye çalışırız. Örneğin Sokratesi, yaşamı boyunca benimsediği bir tutuma bağlı olarak, görevini yerine getirmek için ölümü göze alan bir insan örneği sayarız. Ama tam da bu yüzden bizim değer yargılanmız deneyden çıkmaz. Tersine, seçim ve kararlar bir yargı gücünü gerektirir. Gelenek ve alışkanlıklar günlük yaşam içinde oluşurlar. Örneğin günlük yaşamda poligamiye karşı bir monogami geleneği oluşur. Ama poligamiden monogamiye geçiş bir karan gerektirir ve bir kez karar verildi mi, bu karar artık ona (monogamiye) bir tekel bahşeder ki, artık poligami ahlaksal ve hukuksal yönden bir yasa içinde yasaklanabilir hale gelir. Artık bundan sonra kişi ve gnıp-1ar yaşamlarını bu kurala göre kurmayı denerler ve giderek, yasa gerçekleşmiş olur. Görülüyor ki, olgular ve değerler, olgu ve değer yargılan çok yönlü bir bağlılık içindedirler. Örneğin ana-babalar ve çocuklar arasındaki doğal ilişkilerdendi» ‘öresel yaptınmlann
Bununla, aynı zamanda etik ilke sorununa bir parça da olsa bir yanıt getirmiş oluyoruz. Kant'ın Salt Aklın £/eşf/n'j;’ndeki eleştirel ilkeyi teorik alana uygulamış olması, ama buna karşılık Pratik Aklın Eleştiri-ii’nde, kitabın adına rağmen bunu gözardı etmiş olması şaşırtıcıdır. Buna karşılık, biz, onun eleştirel ilkesinin (görüden yoksun kavramlar hoş, kavramdan yoksun görüler kör kalırlar) etiğe de uygulanabileceğini kavramak zorundayız. Bu nokta, Kant'ın aşılması gereken noktadır. Çünkü etik, Scheler ve Hartmann'ın haklı olarak talep ettikleri, ama onların içerikli değer etikleri içinde hiç de yeterli doyuruculukta ele alınmamış olan somut şeyleri kapsar. Onların özü gözeten ve değer ontolojisine dayanan spekülasyonlanna karşılık, neopozitivistler haklıdırlar. Deneyimden çıkmayan hiçbir etik kavramını kullanmamak gerekir. Bu türden kavramlar boştur veya anlamlanm yitirmişlerdir. Bu yüzden de yaşamdan örnekler içinde somutlaştınlamazlar. Ama buna karşılık neopozitivistlere şunlan söylemek zomndayız: Bizim etik deneyimimiz büyük ölçüde içsel deneyime dayanır. Onlar, davranışçılan (beha-vioristler) izleyerek böyle bir deneyim türünü yadsıdıkları sürece, etik fenomenin anlaşılmasını engellemiş olurlar.
Biz eleştirel ilkeyi, aynı zamanda etik ve metafiziğin hiç de basit olmayan bir tarzda birbirlerine karışmış olmalan olgusuna da uygulamak zorundayız. Hartmann’ın değer ontolojisi buna iyi bir örnektir. O, değerleri genel, içerik belirleyici özler sayıyor ve onlann varoluşlannı, Platon'un idealarının varoluşlanna benzetiyordu.tesettür Değerler, ona göre, ne nesnelerden, ne de öznelerden türerler ve düşünce yolu ile değil, tersine sadece değer duygusuna bağlı bir "görü" içinde, a priori olarak doğrulanabilirler ve kavranabilirler. Bunlar, oldukça boş, temelsiz, ne kanıtlanabilir, ne ilinti kurulabilir ve ne de doğrulanabilir olan iddialardır. Empirik görü ile doldurulmadıkları sürece, kavramlar boş kalırlar. Bu yüzden, Kant'ın eleştirel ilkesi gibi, Ockhamlı'nın usturası açısından da bir yana atılması gereken iddialardır: Zorunlu olarak ihtiyaç du-
Etik mutlakçılık karşısında da eleştirel olmak 2orunday,2 Hartmann gibi materyal değerlerle, ne de Kant gibi salt temellendirilebilir. Materyal etik mutlakçılığı, yani belirlen suz, temelini varlık içinde bulan değer mutlakçılığı, bir tekbiç, yanılgısı (monomorphic fallacy) içindedir. Çünkü böyle birmu3 İlk, her sözcüğün (örneğin "soylu") tek bir anlamı olduğunu kabul O, pek çok sözcüğün başka dillerde hiç de tam bir karşılığı olmadı|j| göremez. Sözcüklerin anlamlannın yaşam süreci içinde sık sık değijj ğini, mutlak bir ontolojik anlamın hiçbirzaman varolmadığını dagjj^ mez. Bir mateıyal değer ontolojizmi, bugün sadece çağa uygun düşn^ mekle kalmaz; hatta o, bir dil çözümlemesi ve mantık önünde bir iıjj durumuna düşer. Öbür yandan, Kantin formel mutlakçılığı da tutuna, maz. Çünkü böyle bir formalizm, ne deneyime, ne de insan doğasına uygundur. Kant'ın yönelimi öylesine şaşırtıcıdır ki, bu yönelim, ahlaksal yasalara ve etik görevlere istisna tanımayan bir geçerlilik ve katı bir zorunluluk yükleme tehlikesi taşır. Tarih, etnoloji ve sosyoloji göstermiştir ki, çeşitli halklann çeşitli zamanlardaki görenek ve ahlâk yasa-lan hiçbir zaman özdeş değildir. Kant şu yasayı koymuştu; "Yalan söylememen gerekir." O, bu yasayı mutlaklaştırıyordu. Ama, savaş sırasında oğlunun yaşamını düşmanın elinden yalan söyleyerek kurtaran anayı kim suçlayabilir ki? Mutlakçılığın yadsınması, kuşkusuz ki aslare-lativizme yol açmak anlamına da gelmez. Tam karşıtı, kendilerine dayanarak çeşitli etikleri tartabileceğimiz ve vicdan bunalımı içinde bir karara varmamızı sağlayacak yönlendirici, düzenleyici ilkeleri araştırmak bir görev olarak durmaktadır.tesettür