tesettür ve felsefe konu

tesettür ve felsefe konu 

Yararcı etik bir başarı etiği olurken, Kant’ın etiği bir düşünce etiği olur. Bentham için milyonlannı bir hastaneye bağışlayan bir adamın eylemi, doğurduğu toplumsal sonuç bakımından "iyi"dir. Kant için ise, bu eylem, ancak, vergi indiriminden yararlanmak için değil de bir öde
sevgisi ile yapılmışsa "iyi" olarak adiandınlabilir Kant ho baz, mutluluk ve yarar motiflerini heteronom şeyler olarak ''S atmış olur. O, ahlaksal eylemin tek ve biricik motifi olarak
sanın kendi özgür istenci iie yine kendini buyruğu altına soktu^"'^ lâk yasası "nı görür. Onun tüm öbür motiflerden anndmlmışge^! ya da ödev ahlâkında, insan, sadece bir akıl varlığı olarak kendine),tesettür'*^ duğu bir yasa altında özgür olabilir. Buna göre doğru eylem,
kendi kendine koyduğu ve tıpkı bir doğa yasasıymış gibi kendisi
belirleyici kıldığı bu "ahlâk yasası" altındaki eylemidir. Budemektirij bu yasa, herkesin aynı durumda aynı biçimde eylemde bulunmasın sağlayabilecek bir genelgeçerlilik de taşıyabilsin. Örneğin, bir dükkan, dan hiçbir ödeme yapmadan bir mal alınamaz; çünkü herkes böyleyj, parsa, düzenli bir ahlaksal, hukuksal ve ekonomik yaşam oluşamaz. (Bu örnek, aynca, bir düşünce etiğinin de eylemlerin başansını, yaıj bir başan etiğini ihmal edemeyeceğini göstermektedir.)
Kuşkusuz buraya kadar belirttiklerimizle etik alanı üzennde soy- y lenecek şeyler bitmiş olmuyor. Burada yapabildiğimiz, felsefi etiği me- j tafizik ve antropoloji ile olan bağlılığı içinde görmeyi denemek ve onu | bu bağlılıklar içinde temellendirme olanağına değinmekten ibarettir. ı
GÜNÜMÜZ ETİĞİNİN GÖREVLERİ
Yukandaki tarihsel-tipolojik bakış, bizi başladığımız noktaya geri götürmektedir. Bu bakış, bize, bir kez daha, başlangıçta sözünü ettiğimiz çifte bunalıma dönmek ve bu konuda bizi bekleyen çifte göreve eğilmek gereğini göstermektedir. Çünkü günümüzün sorunu, artık bizzat "ahlaksal yaşam'm ne olduğudur. Bu yüzden bizi bekleyen görev şudur: 1. ahlaksal bilinci tekrar geliştirmek ve insanları burada neyin söz konusu olduğu konusunda aydınlatmak, 2. etik kavramlara anlam-lannı yeniden geri vermek; yani onların somut yaşantılar, durumlar ve olaylar içindeki temellendiriciliğini göstermek ve bunu elden geldiğince sağlam biçimde konumlamak,tesettür 3. kişilerin ve grupların ahlâksal ya-
şamını tekrar bir temele bağlı olarak kurmak. Etiğin görevini böyle anlıyorsak, şunları yapmak zorundayız: 1. Bugün biyolojik, psikolojik, fenomenolojik, psikoanalitik, sosyolojik, dil çözümlemeci, mantıksalcı ve ontolojik tarzlar içinde üzerinde boyuna tartışılmakta olan problemleri, bu problemlerin bağlı oldukları merkezcil problemlere geri götürmek, 2. bu problemlere yeni bir zemin vermek, 3. bu problemleri yeni bir ilkeye bağlamak.
VİCDAN
Yukarıda sözünü ettiğimiz merkezcil problemler öylesine dallı budaklıdırlar ki, burada onların ancak ana çizgilerine değinmek ve onlara örnek vermekle yetinebiliriz. Ama hemen şunu söyleyebiliriz ki, bu problemlere bir açıklık getirmeyi sağlayacak ve ahlâksal yaşam problematiğine en uygun yönde girmemize yol hazırlayacak olan şey "vicdan"dır. Bugün hiç kimsenin "vicdan"ın ne anlama geldiğini bildiğini söyleyemeyiz. Bu terim sadece çok anlamlı değildir; o aynı zamanda çok çeşitli ve yanıltıcı tarzlar içinde de tanımlanagelmiştir. Örneğin "vicdan", Tann tarafından doğruluk ve eğriliği ayırdetsin diye insanın içine "ekilmiş" bir akıl yargısı (Thomas), tanrısal istencin organı (Rothe), moral aklın kategorisi (Kant), bizim eyleyici ve değer koyucu doğamızın sesi (Th, Lipps), ırkın tini (Leslie Stephen), ya da hatta bir görevi yerine getirmemekten doğan acı duygusu (J.S. Mili) olarak tanımlanmıştır. Tüm bunlann üstüne, Nietzsche, vicdanı, "büyükbabamızın ensesinde topladığı saç örgüsü, yani onun kafasının içindeki göre-neksel şeyler" olarak tanımlayıp onunla alay eder ve hemen ardından vahşi hayvanlardaki suçsuzluk duygusuna övgüler düzer. Son olarak, psikoanalizci 1er, vicdana potansiyel bir hastalık gözüyle bakarlar ve onun, içimize sinmiş bir baba sesi ve toplumun içimize yerleştirdiği bir espiyon olduğunu söylerler. Ama en kötüsü, ekonomik ve politik yaşamın gitgide artan kollektifleştirilmesi içinde, vicdan denen şeyin partinin, sendikanın ya da totaliter devletin yükselmesi uğmna ortadan kal-
dınlmak istenmesidir. Burada tek kişi art.k kendi vicdan. ii ^ meye izinli değildir; tersine, o partinin buyruklanna uymak (ama yanlış anlaşılmasın, aynı şey Batı demokrasileri içind?"^ dir; fark özde değil görünüşte gibidir). İşte tüm bunlara karş, vS yaşatılması ve kendi işlevine yerleştirilmesi gereği ortaya çıkmai^ Gerçi vicdan bir teorik etiğin dayanacağı ilke değildir; ama yaşamda, zedelendiği zaman varlığını bize duyuran ahlâksal duygusunun organı olarak belirleyici bir anlama sahiptir. Biiyükke,, lerin boğucu hayhuyu içinde herkes, kendi vicdanının sesini duyan,^ dan yaşayıp gitmektedir. Vicdan nedir? O, bizim somut birdummka,, şısında içimizden gelen bir yanıttır. Bu yanıt, ya bilinen yadahenj; yeni karşılaşılmış bir somut durum karşısındaki ahlâksal karannuij bağlıdır. İçimizde, nasıl olmamız gerektiğini bize durmadan telkin eden bir üst-ben ile nasıl olduğumuzu bize bildiren (ki, bildirilen şey, bizim benimizin bir çatışkılar, karşıtlıklar ve çelişkiler alanı olduğuduı) ben arasında oluşan bir ikili dil vardır.tesettür Üst-ben bize Bunu şöyle yap^ malısın." ya da "Bunu böyle yapmamalıydın." der. Benimiz bu sesi ya dinler ya da bu sese hiç kulak asmaz veya iki arada mütereddit kalır, Ama üst-ben bununla da yetinmez. Onun ben’e verdiği öğüt, bir toplumsal kural, bir töresel buyruk ya da giderek bir ahlâksal evren düzenine ait bir ilkeye dayatılmış olabilir. İşte, vicdan dediğimiz şey, ancak, etik kural ve yasalann önceden mevcut olduğu bir yerde ortaya çıkabilir; ama o bizzat bu kuralları koymuş değildir. Vicdan, insanın bu kuralları, içinde kökleşmiş şeyler olarak tanıması sonucu ortaya çıkar. Böylece o bizi uyarır ve bu kökleşmiş şeyler açısından "doğru" görünen yolu gösterir. Bu haliyle vicdan, eylemden önceki indeks dummun-dadır. Eyledikten sonra ise o, eylemi bu eylemi yönlendiren kurallar açısından yargılar. Bu durumuyla vicdan judeks (yargı mercii) dir. Son aşamada ise, bu yargılamanın sonucuna göre, eylemin yanlışlığına karar verilmişse, bu, içimizde bir vicdan yarası olarak kendini gösterir ivindeks). Tüm bu aşamalar içinde, vicdan, yaşamımızın çalkantılan içinde bize yolumuzu bulma olanağı veren bir ahlâksa! pusula b d
Ama o yolumuzu ve yönümüzü her zaman doğru gösteren şaşmaz bir pusula da değildir. Biz, melek olma ile vahşi hayvan olma arasındaki bir ara basamakta yaşanz ve her zaman hayvani yönümüzün etkilerine açığızdır.
Vicdan, işte bizi burada uyarır, üstteki motifleri alttakilere, görevlerimizi içgüdülerimize feda etmememizi, örneğin para karşılığı yalancı tanıklık yapmamamızı öğütler. İnsanın sahip olduğu tüm şeyler gibi, vicdan da yetkin değildir. O, özellikle görevlerimizin ne olduğu konusunda açık seçik kararlar veremediğimiz zor durumlarda yanılabilir. Buna rağmen onun önemi büyüktür. Vicdansız bir diktatörün atom, hidrojen ve kobalt bombalarıyla bir kenti, bir ülkeyi ve giderek insan kültürünü ortadan kaldırabileceği bir çağda, vicdanı yeniden yeşertmek ve gerçeklemek, onu savunmak zorundayız. Bu sorun, vicdanın doğuştan mı geldiği, yoksa onun sonradan mı oluştuğu, bireysel mi toplumsal mı olduğu, aile ve çevre ile mi geldiği, yoksa genel toplumsal koşullardan mı çıktığı gibi teorik sorunlardan çok daha büyük bir öncelik taşımaktadır. Uygulamaya baktığımızda, vicdan hem bireysel, hem de toplumsal olabilir; ama kuşkusuz o doğuştan gelen bir şey değildir. Çünkü, örneğin çocuklar başlangıçta ona sahip değildirler. Ama içeriğini a posteriori şeylerin doldurduğu halde bizim a priori saydığımız bir çok şey gibi, vicdan bir a priori olanak ve form görünümündedir. O, bir yandan tümüyle kişisel bir şeyse de, buna karşılık aile ve toplumla ilişki içinde yeşerir ve bunlardan güçlü biçimde etkilenir. Vicdan, insanın ahlâk yaşamının temelini oluşturur. O, herhangi bir ahlâksal öze edimsel olarak bağlı olmamasına rağmen, potansiyel olarak kendisi bir öz durumundadır. İnsan doğa karşısında ne iyi ne de kötüdür; iyiye ve kötüye giden yollar ona açıktır ve bu yüzden iyiye götürecek bir kılavuza gereksinim duyar. Ahlâksal bakımdan sağlıklı olan toplamlarda, sıradan ölümlü, kendi içindeki sesin çoğu kez farkında değildir; o böyle bir toplumda çalmaz, öldürmez; çünkü sorumlu kişilerin oluşturduğu bir çevrede yaşamaktadır ve bu yüzden onun ahlâksal pusula ibresi-tesettür