tesettür ve felsefe bilgiler

tesettür ve felsefe bilgiler

 Böyle bir etiğe ise felsefi antropolojinin büyüL .« olacaktır. Yani, felsefî etik ve felsefi antropoloji çok yönlü ilk ilişkisi içindedirler. Çünkü, "İnsan ne yapmalı veya ne sorusu "İnsan nedir?" sorusundan bağımsız olarak ele alınattia^^'"*''’'' terince yamtlanamaz. Yani "gereklilik sorusu", "nelik sorusu\^^ katmadan ele alınamaz. "İnsan nedir?" sorusu ise, sadece felsefj polojinin değil, aynı zamanda metafiziğin de sorusudur.tesettür İnsan uzayda değil de bir evren içinde yaşadığından, "insanın l^oznios^ yeri" ya da "insan varoluşunun anlamı" gibi metafizik sorularlaetj|( rular, ister istemez birbirlerine bağlanırlar. Öbür yandan metafizik lar, gerçekliğin, özünde madde ya da tin olduğuna ilişkin, olgusalcı maktan çok "değerse!" varsayımları da içerirler. Bu yüzden, tafızik arasında da çok yönlü bir bağlılık vardır.
Somut bir örnek bu durumu aydınlatabilir;tesettür Biz diktatörlere kaı^ı özgürlük adına canlarını seve seve feda eden insanlar olduğunu biliriz Bu insanlann gözünde baskıya ve totalitarizme karşı savaşmanın en yüksek bir moral görev haline geldiğini de gözleriz. Oysa, onlann ölmekte karar kılarak yaptıklan seçim, aynı zamanda yaşamın değeri üzerine bir yargıya dayatılmıştır. Onlar kişisel tatmine ulaşma ya da hazza erme gibi maddesel yönelimlerin önüne, tam anlamıyla idealist bir yönelim koymuş olurlar. Bir insanın özgürlük uğruna ölebilmesi demek, o insanın kendi özgür varoluşuna ancak böyle bir ide altında sahip olabileceği demektir. Hiçbir gerçekliğe işaret etmeyen bu ide, ancak metafiziksel olabilir. Zaten, etik ile metafizik arasındaki bu bağlam, Batı tarihi boyunca hep kendini göstermiştir. Eskiçağı, Ortaçağı ve Yeniçağı karakterize eden temel metafiziksel varsayımlar, aynı zamanda bu çağlann etiklerinin konumunu da belirlemiştir. Biz, aşağıda çok kısa o/arak, iyi ve kötü kavramlannın da gelişimini izlememize olanak verecek biçimde bu sürece değineceğiz.
ETİĞİN KOZMİK TEMELLENDİRİLMESİ
İnsanlar bir kez içinde yaşadıkları evrenin bir "kozmos" olduğuna inandılar mı, onlar için "iyi yaşam", kozmik düzenle uyum içindeki yaşam demektir. Öreklerin temel yönelimi buydu. İnsan bir "mikrokos-mos”tu. O, içinde büyük evrenin, "makrokozmos"un hem öğelerini hem de formlanm banndıran küçük evrendi. Böyle olunca da, "varlık" ve "değer" birbirlerinden aynimaz şeylerdi ve evren düzeni aynı zamanda bir değer düzeni olduğundan, etiğin yerine getirmesi gereken görev, göreli olarak basitti. Çünkü doğa yasası aynı zamanda potansiyel bir moral yasaydı. Öyle ki, örneğin Platon, yıldızlan yörüngelerinde hareket ettiren harmonik düzenin, aynı zamanda insani evreni de harekete geçiren düzen olması gerektiğini savunabiliyordu. Ya da Stoa, moral norm olarak "doğa ile uyum içinde yaşama"yı önerebiliyordu. Stoacılar, doğayı bir tinin yönettiği akılsal yolla düzenlenmiş bir şey olarak kavradıklanndan, buradan, insanlann tutkulannı akıl yoluyla bir düzene sokmalan gerektiğini çıkanyorlardı.
DİNSEL TEMELLENDİRME
Tannyı evrenin ve insanın yaratıcısı sayan Ortaçağ insanından yola çıkıldığında, etiğin dinsel yoldan nasıl temellendirildiğini görürüz. Burada "iyi",Tannnın kutsal istenci ile uyum içinde olmaktır; buna karşılık "kötü", bu istence aykın olandır. Burada, Tanrının kendi istencini ya buyruklarda (Eski Ahit’in on emri gibi) ya da kutsanmış yetkin bir kişilik içinde (İsa gibi) açmladığına inanılır. Birinci durumda bir gereklilik ahlâkı ("Öldürmemen gerekir."), ikinci durumda ise bir varoluş etiği ("Gökyüzündeki babamız gibi yetkin olun.", "İsa sîzlerin içinde yaşıyor.") olur. Bu dinsel temellendirme halk ahlâkında belirleyici bir rol oynamıştır. Ama o aynı zamanda felsefi etiği de belirleyebilir. Tanrı bir kişi olarak değil de, cisimsiz bir şey, örneğin bir "ışık" olarak kavrandı mı, artık tanrısal ışık ile uyum içinde yaşayan herkes iyi olur; ki-
369
şi kendi ruhuyla tüm karanlıklan kavrar ve onun ruhu tannsai dmianır; öyle ki, o artık Tanrı ile özdeşleşmiş olur. Böylectk lanma hem bir bilme, bilgi edinme yolu, hem de bir moral ı Plotinos ve Bonaventura'da bu mistik temellendirmenin en iyj rini görürüz.
ANTROPOLOJİK TEMELLENDİRME
ötneid.
Tanrıdan ya da evrenden değil de, insandan yola çıkıldı|mda,|(jf, şımıza etiğin antropolojik temellendirmesi çıkar. Antropolojik temel, lendirme doğal ya da doğal olmayan iki formda olabilir.tesettür Birinci dunım. da, insanın ne olduğu ya da ne olarak göründüğünden yola çıkılır ve bu insanın uğrunda çaba harcamaya değer bir "iyi"ye ulaşmaya gayret ettiği kabul edilir. İkinci durumda, insanlara ne doğadan ne de Tanndaa gelmiş olan bir yasa tipi üzerinde durulur ve "moral yasa adı verilen böyle bir yasaya göre doğa yasalarının heteronom olduklan söylenir. Böylece "iyi" ve "kötü"yü ancak insanın kendi kendisine koyacağı bir moral yasanın belirleyebileceği söylenerek, böyle bir yasanın, ancak bir akıl varlığı olarak otonom insana ait bir yasa olacağı vurgulanır.tesettür Böylece, Yeniçağa egemen olan ve en önemli temsilcisini Kant ta bulan bağımsız etik ortaya çıkmış olur. Ahlâk yasasını dıştan (doğadan) gelen hiçbir şey belirlemediğinden, o ancak özgür bir varlığın kendi kendisine koyabileceği bir yasadır. Her iki antropolojik temellendirme tarzı da, dıştan konulmuş hiçbir düzen öngörmediklerinden, çeşitli çözüm olanaklanna açıktırlar. Birinci temellendirmede etik çaba "en yüksek iyi "ye yönelir; ikinci durumda ise çaba, bir ödevi yerine getirmeye yönelir.
"En yüksek iyi"den kalkılıp insani eylemin son hedefinin "mutluluk" olduğu söylenirse, karşımıza eudaimonizm çıkar. Bu, Grek ahlâkının az ya da çok tüm formlanna sinmiştir. Eudaimonia, "iyi bir Tann-nın salık verdiği, yönlendirdiği şey"dir ve içkin bir uyum ile yetkinliğe ulaşma çabası olarak görülebilir. Mj^|4^.^uygusal ya da ruhsal haz
olarak konuldu mu, karşımıza çıkan şey /ledonizmdir (hedone, haz). Hedonizme göre, haz, insani olan herşeyin motifi ve amacıdır ve bu yüzden ahlaksal eylemin de motif ve amacıdır. Gerçekten de, bu görüş, kendi kendimizi sınadığımızda büyük ölçüde doğrulanabilir görünmektedir. Bentham şöyle demişti: "Doğa, insanlığı acı ve haz adlı iki despot efendinin boyunduruğu altına sokmuştur. Bu efendiler, yaptığımız, söylediğimiz, düşündüğümüz herşeye egemendirler. Onlann boyunduruğundan kurtulmak için yapılan her deneme, sadece bu boyunduruğu bize göstermeye ve onu doğrulamaya hizmet eder. Bu despotlann karşısında yapılabilecek tek şey, ne yapmamız gerektiğini saptamaktır." Buradan hareket eden Bentham "mümkün tüm koşullar altında mümkün olduğu kadar çok mutlu olma"nın, ister bireysel, isterse toplumsal açıdan olsun, ister devlet adamı isterse yasa koyucu açısından olsun, insan eylemlerinin amacı olması gerektiği sonucuna vanr. Böylece o, bireysel ya da toplumsal bir hedonizm temellendirmekle kalmaz; Anglosakson kültür çevresinde giderek egemen olmuş olan yararcılığı (ütili-tarizm) da kurmuş olur. Bu yararcı çıkış noktasının dayandığı ilke, tüm mümkün eylemler arasında doğru olan eylemlerin, bizzat ya da bir olasılık olarak olabildiğince en yüksek ölçüde mutluluğa (dışsal ya da içsel mutluluğa) götüren eylemler olduğuna dayanır. Bentham, bu mutluluk ya da haz durumunun niceliksel olarak hesaplanabileceğine ve buna uygun olarak da, fantastik bir mutluluk çizelgesinin çıkarılabileceğine inanıyordu. Ama daha J.S. Mili, değer yargılannın niteliksel özelliğine dikkatleri çemişti. Yine de, yararcılığı teorik kaygılarla yadsıma yoluna gidilirse, onun pratik açıdan büyük anlam ve önemini değerlendirmek olanaksızlaşır. Çünkü uygulamaya baktığımızda, günümüzün toplumsal refaha yönelik devletinin büyük ölçüde bir toplumsal yararcılıktan hareket ettiğini görürüz.tesettür