tesettür ve felsefe bilgisi

tesettür ve felsefe bilgisi

  O, hiç de genel olarak benimsenmiş bir forma sahip değildir. Tam tersine, hatta bir disiplin olarak onun içerdiği problemlerin ne olduğu konusunda bile bir uzlaşım yoktur. İşte bu disiplinin bunalımı, bugün, bu disiplin için birincil önem taşıyan soruların yerini çağdaş moral bunalımla ilgili ikincil soruların almış olmasında belirmektedir.
Etiğin öbür felsefe disiplinleri gibi az çok üzerinde anlaşmaya va-nlmış bir formu olmamasının nedenlerinden başlıcası şudur; Bir etik hiç de öbür felsefe alanlarından yalıtık bir konumda ortaya çıkmaz; tam tersine, az ya da çok kuşatıcı ve sistematik bir felsefi kavrayış içinde sunulur. Öbür yandan, bir etiğin kuruluşu, filozofun felsefeden anladığı şeye ve onun felsefe içinde temel disiplin olarak kabul ettiği alana (bilgi kuramı, estetik vb.) ve giderek çağına egemen olan kültür kiplerine bağlıdır. Örneğin IÇ.yüzyıl etiğe tarihsel ve tipolojik bir gözlemcilikle eğilmiştir. Burada ana eğilim, ahlâklılığın yapısı (Nietzsche) ve onun insanlığın gelişimi içindeki yeri (Spencer) üzerinde çalışmak olmuştur. Böylece bazdan etikten bir empirik ahlâk bilimi yapmak istemişlerdir. Örneğin, böyle bir bilim E. Durkheim'a göre "olgular"a, yani bir grup ya da toplum içinde geçerli olan "etik kurallar"a dayanmalıdır. Böyle bir bilim şunlan araştınr: 1. Bu kurallann tarihsel kökenleri ve meydana çıkış nedenleri, 2. bu kurallann grup içindeki olgusal işlevleri ve bireyler tarafından eyleme geçiriliş tarzlan. Durkheim, bu soru koyma tarzını özellikle meslek ahlâkı üzerine yöneltir. Böylece, örneğin bir atölye ya da işlikte bireyle grup arasındaki ilişkilerdeki etik öğeler üzerinde durulur. Ne var ki, bu tarz araştırmalar etikten çok sosyolojiye girer. Çünkü burada kuralın kendisi değil, kural ile eylem arasındaki ilişki göz önünde tutulmaktadır.tesettür Kuşkusuz bu tarz araştırmalar gibi, etik olgulann psikolojik ve psikoanalitik yöntemlerle araştınlma-sı da verimli olabilir; ama bu ancak, sosyoloji, psikoloji ya da psiko-analizin bu kuralları yorumlamadıklan, yani bizzat kendilerini bir etiğin yerine koymadıkları sürece olumlu sonuçlar verebilir.
olarak kabul ettiği disipline göre de bir konum kazaronakiao,, muzde, felsefenin hangi disiplininin temel disiplin ya da "teroe|!^ olduğu konusundaki derin farklılıklar üzerinde duru/madıgi sürece'*'^‘ ğin günümüzdeki durumu da anlaşılamaz. İleride de göreceğimin '^' Eskiçağda metafizik. Ortaçağda ise teoloji, etiğe göreli olaraksağh^ dayanaklar sağlayan "temel bilim "ierdi. Oysa Yeniçağla birlikte bilim"in b/7gı kuramı olduğunu görüyoruz. Bilgi kuramı ise,etiğs(j^ yanak olmaktan çok, kendisini etikten ayn tutmasıyla karakterizeoj. muştur. Bu nedenle de. Yeniçağdan bu yana, iyi ve kötünün temellen. dirilmesinden çok, lyı ve kötünün bilgisi sorunu merkezcil hale gelmiş. tir. Empiristler, etiğin deneyden çıktığını ve temellerinin bir moral duygu (moral sense)'dan kaynaklandığını kabul etmişlerdir. Rasyonalistler ise, buna karşılık, moral kavramların akılda a pr/ori olarak bulunduklarını, onlann hiçbir empirik ve bu nedenle de rastlantısal yoldan soyutlama ile elde edilmediklerini, kendi imkânlarını kendilerinde taşıyan şeyler olduklannı (Kant) söylemişlerdir. Buna karşılık sezginler, tekil eylemlerimizi yönlendiren moral değerler hakkında Kantin dediği gibi herhangi bir etik yasayı gerektirmeksizin aracısız bilgi sahibi olmamızı sağlayan bir moral sezgiye inanırlar. Bu üç okul birbir-leriyle çatışsalar da, ahlâk alanında olgusal alandan bağımsız bir bilme tarzı olduğu konusunda uzlaşırlar. İşte bugün yaşadığımız bunalım, bu bağımsız bilme tarzının sallantıda olmasından kaynaklanmaktadır.
ETİĞİN BUGÜNKÜ DURUMU
Mantıkçı pozitivistler, etik yargıların hiçbir bilgisel içeriğe sahip olmadıklarını, tersine, bunların ya sadece duygulan dile getiren ya da başkalanna yöneltilmiş yargılar (persuasive meaning) olduklannı, bu yargılann bir kişi ya da durum karşısında tutum-etkileyici ya da durum-değiştirici amaçlar için kullanıldıklannı belirtirler. Onlara göre "Hırsızlık yapmak kötüdür." önermesi
pozitivistler çevresinde bu anlayış "etiğin duygusal teorisi" (Emotional Theory of Ethics) adı altında ve çeşitli yan çizgiler içinde özellikle Anglosakson ülkelerinde yaygınlık kazanmıştır. Ne var ki bu teori, bilgisel içerikli tüm önermelerin ya mantık ve matematiğin a priori toto-lojileri, ya da empirik olgu yargıları olabileceği gibi dayanıksız ve şematik bir kabulden hareket etmektedir. Böyle olunca, etik önermeler ne biri ne de öbürü olduklarından, sadece "duygusal" olmak zorunda kalırlar. Günlük dile eğilen Oxford Okulu, etik önermelerin bilgisel içerik taşımadıklarım belirtir; ama bu önermelerin salt duygusal olan an-lamlannın temelde bir dogmaya bağlı olduğunu ve bu nedenle bir kimsenin kötü bir insan olduğu ileri sürüldüğünde, bu yargının rasyonel temellere dayanması gerektiğini belirtir. Böylece etik önermelere de bir "anlam" bahşedilmiş olur; ama bu anlam ne var ki "yükseltilmiş", "eklenmiş", "buyurucu" ya da "yönlendirici"dir, olgusal değil. Henüz oluşma halindeki bu okulun aynntılı görüşleri bizi burada ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren nokta, yukanda da değindiğimiz sorunla ilgilidir. Mantıkçı pozitivist çevrelerde, birincil etik problemlerin, bir dil çözümlemesinin ya da bir "etik mantığı"nın elinde ikincil problemlerle yer değiştirmiş olmasıdır.
Buna karşılık, rasyonalist çevrelerde, tıpkı mantıkçı pozitivistler-de olduğu gibi, ahlâklılığın kaynağı konusunda duygulara yönelindiği-ni, ama mantıkçı pozitivistlere tam karşıt sonuçlara vanidığını gözlemek ilginçtir. Duygulara yönelme, empiristlerde relativizme ve giderek bir etik nihilizme dönüşürken, rasyonalistler mutlak bir "değer ontolojisi" peşindedirler. Max Scheler, Kant'ın formalist etiğinin "içerikli" bir değer etiği ile doldumiması gerektiğine inanır. Onu izleyen Nicolai Hartmann, insanda a priori bir değer duygusunun bulunduğunu ve bu duygu sayesinde değerleri sağlam bir biçimde bilmenin olanaklı olduğunu, bu değerlerin ise "ideal varlığın ontolojik sferi'ne ait olduğunu kabul eder. Burada, bu rasyonalist etiklerin ve onlann son derece zengin içeriklerinin betimine ve eleştirisine olanak yoktur. Onlar, bizim için burada, sadece sözünü ettiğimiz bunalımı daha aydınlık kılmakta-
işini yaparken doğrulanması olanaksız duygusal bir a priori'den ontolojik değerler devletinden hareket etmek olanaksızdır ve bu etiklerin pozitivist dil eleştirisi karşısında tutunamayacaklan açıiu. Öyleyse ne yapmalı? Ontolojik değer etiği de, dil çözümlemeciliği,jj etiğin temel problematiğini yanlış bir yere çekmiyorlar mı?
Bir yandan yüzyılımızın sancılı ve acılı yaşam deneyimlerinin öbür yandan etikçilerin çelişkili ifadelerinin çift yüzlü etkisi altındaki günümüz insanının moral güvenini yitirmiş olması şaşılacak bir şey midir? Hep söylediğimiz gibi, karşımızda böyle çift yüzlü bir proble-matik durmaktadır. Bize göre,tesettür bir yandan etik bilincin yeniden gelişti, rilmesi, moral kavramların, somut yaşantılar ve olgular içinde yeniden anlamlannı bulmaları, kısacası "moral yaşam" denen şeyin yenidenku-mlması gerekir. Öbür yandan, felsefi etik, günümüzde çoğu kez tartışılan çevresel ve ikincil problemlerden merkezcil problemlere doğru çekilmek ve kendine yeni bir temel ve yeni bir ilke bulmak zomndadır.
ETİĞİN TANIMİ
Etiğin çeşitli tarzlarda tanımlanabileceği ve uygulamada da zaten çok çeşitli tarzlarda tanımlanmış olduğu söylenir. Etik, "iyi" ve 'kötü hakkında bir bilim ya da belirli bir grup (dinsel topluluk, halk vb.) veya her insan için geçerli genel eylem kurallarının toplamı olarak yorumlanabilir. Bir "empirik etik"ten söz edilebilir ve bununla ya Durk-heim'ın anladığı anlamda bir "moral bilimi" ya da "etik bilincin feno-menolojisi" veya bir "etik dil çalışması", bir "etik önermeler mantığı" kastedilmiş olabilir.tesettür Buna karşıt olarak, bir "değerler ontolojisi"nden, bir içerikli, "materyal değer etiği"nden sözedilebilir. Bu çeşitli çıkış yollarının tek tek haklı oldukları yönler olduğu yadsınamaz. Ama tüm bunlara, her şeyden önce sonuçları bakımından eğilmek
doğru karar verme öğretisi olarak da sözederiz. Böyle bir bakış altında etikten şu sorular üzerinde düşünmesini ve yanıt vermesini bekleriz. Neyi seçmeliyim? Bu soru, aşağıdaki kısmi somlara yol açar: I. Ben, bu dünyanın sundukları arasında neyi seçmeliyim? "En yüksek iyi" diye bir şey var mıdır? Değerlerin bir düzeni var mıdır? 2. Hangi yaşam biçimini seçmeliyim? Nasıl bir insan olmalıyım? 3. Ne istemeliyim? Ne yapmalıyım?
Bu kısmi somlar, etik fenomenine giden çeşitli yollar açarlar ve uygulamada birinin ya da öbürünün ağır basmasına göre, karşımıza çeşitli etik tipleri çıkar. Örneğin bu etik, kendi açısından bir "yaşamsal hazlar etiği", bir hedonizm olabileceği gibi, eylemin pratik başarısına önem veren bir "yarar etiği", bir ütilitarizm, ya da "hangi yaşam biçimini seçmeliyim?" somsundan kalkılmışsa, bir "varoluş etiği", bir ek-zistensiyalizm'dİT. Yine bunun gibi, bu etik, bir yetkinlik ve kendini gerçekleştirme etiği; bir mutluluk etiği (eudaimonizm); ya da açmla-macı (mistik) bir etik (Plotinos) olabilir. Üçüncü tip somdan kalkılmış-sa, karşımıza bir gereklilik etiği (Kant) çıkar. Bu bir ödev etiği ya da bir buymk etiği olabilir. Yalnız tüm bu etiklere bakıldığında, her etik içinde bu üç tip somnun da birbirleriyle çok yakın bir ilişki içinde olduk-lan görülür. Bu nedenle, bu etiklerden her birinin öbür iki somya da kendi içinde yanıt getirdikleri gözlenebilir.
ETİK, ANTROPOLOJİ VE METAFİZİK
Öbür yandan, "Her insan kendine göre bir etik seçer." de denebilir. Öyle ki, o insan daha çok hazza düşkünse veya içkin bir uyum peşindeyse ya da onda ödev bilinci ağırlıktaysa, o şu veya bu tip bir etiği seçecek demektir. Soyut bir teori değil de, tersine, insanın duygusal yaşamının eleştirel bir yommu olmak isteyen somut bir etik, sadece ince bir duyarlılık ve keskin bir çözümlemecilikle yetinemez; hatta güçlü bir açıkyüreklilik de gerektirir. Böyle bir etiğin amacı, insanın duygusal açmazlar ve çelişkilerle dolu içsel yaşantısını çeşitli karakterler altında
tesettür 367